Image

Mülteci Kampında Yaşam

Şanlıurfa’da Harran Konteyner Kentini gezme fırsatı buldum. Bu vesileyle hem izlenimlerimi hem de çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum:

2011 yılında Suriye iç savaşının başlaması ve sivil halkın Suriye’den göç etmesi. Sonrası malum; göç yollarında hayatını kaybedenler, ailelerini bırakıp kaçmak zorunda kalanlar, tüm düzenlerinden bir gecede vazgeçmek zorunda kalanlar…

Suriye’de  Yüzyılın en büyük insanlık dramı yaşanırken bu dramın Türkiye’yi etkilememesini beklemek hayalperestlikten başka bir şey olmayacaktır şüphesiz. 2011’den bugüne geçen sürede Türkiye’ye yaklaşık 3 milyon Suriyeli göç etmiş durumda. Devlet, bu durumu ilk başlarda öngörememiş olacak ki o yıllarda göç edenlerin resmi sayısını hesaplama konusunda bile yeterli çalışmalar yapılmamaktaydı. Bugün ise hala farklı resmi kurumlar arasında “ne kadar Suriyelinin Türkiye’de olduğu” konusunda rakamsal farklılıklar olsa da yaklaşık 3 milyon Suriyelinin hali hazırda Türkiye’de yaşadığı herkesin ortak kabulü.

Türkiye’deki Suriyelilerin yalnızca %10- %15lik kesiminin yapılan kamplarda yaşadığı söyleniyor. Yani 2 milyon 700 bin Suriyeli ülkenin hemen hemen her şehrinde bir şekilde yaşam mücadelesi veriyor.

Evrensel mülteci ilkelerine göre mülteci kampları 1-2 yıllık geçici yaşam alanlarıdır ve mültecilerin bu sürelerden daha fazla bir süre kamplarda yaşamaya mahkum edilmesi de bir anlamıyla hapishane hayatını onlara yaşatmaktır. Ancak Türkiye’de çeşitli kamplarda 4-5 yıldır kamp hayatını yaşamakta olan Suriyeliler bulunmakta. Bu durum özellikle çocukların gelecek hayatları açısından da problemli bir durum oluşturmakta.

Bu kamplardan birisi Şanlıurfa’nın Harran ilçesinde bulunan Harran Konteynır Kenti. Kampta yaklaşık 14 bin Suriyeli yaşamakta. Fiziksel olarak “en yeterli kamplardan” gösterilmesine rağmen çocuklarının ayaklarının çıplak oluşu durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyor.

Urfa’da 500 bini aşkın Suriyeli mültecinin olduğu söyleniyor. Bu rakam Dünya üzerinde de en çok mültecinin yaşadığı şehrin Urfa olması sonucunu oluşturmuş durumda. Zaten kentte bir gezinti sonrası bu durum net bir şekilde göze çarpıyor.

Mülteci Kampında Yaşamı Çektiğim Fotoğraflardan Bir Kaç Kare ile Aktarmaya Çalıştım:

 

 

 

Şehir

” Bir şehirde senelerce oturulur. Bıkılır. Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğimiz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.

Birden kafamızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz. ”

poz5
GMK Bulvarı, Kızılay-ANKARA

Küçük Prens Sergisi / Ankara

IMG_5326

“Kelebeklerle tanışmak istiyorsam, bir iki tırtıla katlanmayı öğrenmek zorundayım. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha güçtür. Kendini yargılamayı başarabilirsen gerçek bir bilgesin demektir.”  

279 Farklı Dil ve Lehçe’de Küçük Prens

Türkiye’deki Küçük Prens koleksiyonerlerinin bir süredir Küçük Prens Müzesi kurma girişimleri devam ediyor. Müze kurmaya giden bu keyifli yolculukta ise Küçük Prens Sergileriyle farklı noktalarda Küçük Prens okurlarıyla buluşuyorlar. Ankara’da bir alışveriş merkezindeki sergi de bunlardan. Küçük Prens’in 279 farklı dil ve lehçedeki çevirisi Ankara’da sergileniyor. 15 Ocak -12 Şubat tarihleri arasında Kentpark Alışveriş Merkezinde sergilenen kitaplar arasında Türkçede basılmış ilk nüshalardan Kürtçe çevirilere, T9 diliyle yapılmış çevirilerden aynadan okunabilen ters yazılmış çevirilere, üç boyutlu mini çevirilerden en küçük ebatta basılmışlara kadar akla hayale gelmeyecek birbirinden ilginç onlarca Küçük Prens kitabı yer alıyor.

IMG_5321
Sergideki mini Küçük Prens kitapları

Küçük Prens Müzesi de Ankara’da Olmalı

Küçük Prens kitaplarının arasında gezip, farklı dil ve lehçelerdeki kitapları inceledikten sonra kesinlikle müzesi olmalı düşüncesi eminim herkesin aklından geçiyordur. Serginin bir AVM’de yer alması bir önyargı yaratsa da Küçük Prens ile tanışıklığı henüz gelişmemiş başta çocuklar ve diğer yetişkinler için bu durum aslında bir fırsat. Küçük Prens sergisinin, “klişe AVM etkinliklerinden” olmadığını 2-3 dakika orada bulunan herkes farkediyor ve benim izlediğim kadarıyla kimse tüm sergiyi gezmeden oradan ayrılmıyor. Siyasi hayatın son günlerde iyice griye boyadığı Ankara, Küçük Prens sergisiyle biraz nefes alıyor. Kişisel temennim kurulacak müzenin de Ankara’da olması yönünde. Hem belki de böylece Küçük Prens müzesi de Ankaralılar için deniz misyonunu görmüş olur.

IMG_5342
Küçük Prens Sergisi / KentPark AVM, ANKARA

“İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bir tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. “Çiçeğim oralarda bir yerdedir” der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir.”  Küçük Prens sergisini gezince yıldızların içinde yaşayan bir çiçeği izliyor gibi olmamak elde değil.

Sergiyi hazırlamak için emek veren herkesin emeğine sağlık… Müze Girişimi ile ilgili detaylı bilgi için kendi web siteleri ziyaret edilebilir.

IMG_5351
279 Farklı dil ve lehçenin kısa bilgi notları hazırlanmış
IMG_5344
1981-1990 Küçük Prens Yayıncıları
IMG_5345
1991-2000 Küçük Prens Yayıncıları
IMG_5346
2001-2014 Küçük Prens Yayıncıları
IMG_5347
2001-2014 Küçük Prens Yayıncıları
IMG_5349
2015 Küçük Prens Yayıncıları
IMG_5348
2015 Küçük Prens Yayıncıları

Bir şehri yaşamak | Ankara

50.YIL Parkından Atakule'ye bakış
50.YIL Parkından Atakule’ye bakış

 

“Bir kenti ziyaret edeceksiniz onu tanımak için arka sokaklarında gezinin, şehrin gerçek kimliğini orada bulacaksınız” cümlesi Herhangi bir kente yolum düşerse her zaman aklımdadır ve mümkün olduğunca modern şehir hayatının süslediği alanların dışında kalan bölgeleri görmek isterim. Turist olarak gittiğimiz bir şehirde bu düşünceyle hareket edebiliyoruz. Peki ya kendi yaşadığımız şehirde nasıl yaşıyoruz? Cidden bulunduğumuz şehri yaşıyor muyuz? Yoksa iş,okul,ev vb. çemberlerde bize dayatılan alanlarda mı günlerimizi geçiriyoruz?

Ankara’da şehir merkezi Kızılay’dan da daha yukarıya doğru  Kuğulupark-bestekar sokak etrafında şekillenmeye başladı. Okul/İş ve ev hayatlarının dışında kalan zamanlarda insanlar genellikle bu bölgelerde zaman geçiriyorlar. Peki Ankara sadece Tunalı ya da kızılay,bahçelievler ve diğer daha çok cafe ve barların olduğu bölgelerden mi oluşuyor? Bunu kıstas alırsak Ulus, Dışkapı, Altındağ gibi Ankara’nın ilk mahallelerinin olduğu bölgeleri nasıl değerlendireceğiz? Bu ikilemde gerçek Ankara hangisi? Yani Tunalı’da güzel bir cafede kahvesini içerken kitabını okuyan genç kız mı Ankara’lı yoksa Altındağ’da oturup Ulus’ta ayakkabı boyacılığı yapan yaşlı amca mı? Ankara’yı gezmek isteyen bir kişi nerelere gidince evet Ankara’yı gezdim diye düşünmeli?

Bu sorular sadece Ankara için değil aslında bir çok büyükşehir için böyle. Yani bir tarafta kapitalizmle eklemlenerek gelişen şehrin gözde bölgeleri diğer tarafta içerisinde şehrin kimliğini barındıran, yozlaşmaya direnen ve şehrin kodlarını okuyabileceğimiz “ilk yerleşim” bölgeleri. Galiba bir şehri yaşamak için en güzeli mümkün olduğunca şehrin bu iki tarafını da yaşayabilmek. Yani bir Cumartesi günü öğlen Tunalı’da kahve içerken ertesi gün Ulus’ta ayakkabı boyatıp esnafla muhabbet edebilmek,Kale’nin altında bulunan dar sokaklarda yürüyebilmek…

Herkes Kendi Halinde; Türkiye Gibi…

hal1

 

 

Birbirimizle hemdert olabildiğimiz kadar ve birbirimizin hayatına dokunabildiğimiz kadar insanız. Birbirimize yaptığımız en büyük kötülük birbirimizin hayatından uzaklaşmak. Daha doğrusu; görmemek hatta görmezden gelmek.

Son zamanlarda özellikle Türkiye’de “hemdert olabilme durumu” tükenmiş durumda. Herkesin kendisine ait bir derdi var ve herkes bir şekilde kendi başına bunlarla mücadele etmek durumunda.

Herkes bir şekilde yürüyor, hayatına devam ediyor. Kimisi fotoğraftaki yaşlı adam gibi yüzünde geçmişe ve bugüne dair derin izler taşıyor. Kimisi genç adam gibi rahat bir şekilde sadece etrafını izlemekle yetiniyor. Kimisi ise arkadaki adamlar gibi sürekli bir pazarlık halinde yaşıyor. Fotoğrafı çeken kişi ise bu gidişten rahatsız olan ve ortaya bir arada yaşamın yöntemini koymak için mücadele edenlerden…

Türkiye’de birbirinden farklı kesimler birbirlerine yüzlerini dostça döndüğü zaman yukarıdaki fotoğraf renkli olacak ve herkes kendi halinde yürüyor durumundan kurtulmuş olacak. İhtiyacımız olan şey budur…