Image

Uzaklaşmak

Başka bir şehirde yaşamaya başlarsın ailenden uzaklaşırsın, sevgilinden ayrılırsın artık ondan uzaksındır, sevmediğin bir işi yapmak zorunda kalırsın sevdiğin işten uzaklaşırsın, sevmediğin insanlarla vakit geçirmek durumundasındır sevdiğin insanlardan uzaklaşırsın… Peki insan kendisinden uzaklaşmışsa? Tüm uzaklıklar biter, tüm mesafeler kapatılır ancak insan kendisinden bu kadar yakınken uzaklaşmışsa bu mesafe kapanmaz. Ne dağlar engeldir ne de bir sözün kırıcı etkisi. İnsan kendine uzaklaşmışsa eğer hayata küsmüştür artık. Belkide sorgulamamak lazım her şeyi bu kadar, insanları yorumlamamak gerek çünkü her eleştiri seni içine çeker, karşı çıktığın şeyler seni mahveder zamanla. İşte böyle böyle uzaklaşıyorsun önce Dünya’dan sonra da yavaş yavaş kendinden…

Image

Sevdiğim seslerin anlamını yitirdiği anları sevmiyorum

Sevdiğim seslerin anlamını yitirdiği anları sevmiyorum ve sevdiğim insanların son anlarını görmeyi… Acılarla dolu hayatın en kendini bilmez en savruk zamanları sevdiğin,çok sevdiğin bir insanın ölümünü bekleme çelişkisiymiş. Geride kalan herşey sadece rutin acılarmış oysa. Dünya üzerinde hiç bir insanın “bana şöyle kötülük yaptı” diyemeyeceği bir insanın o sessiz çığlıklarını dinlemek ne kadar da yorucu. Karıncayı bile incitmeyen bir adam şimdi karıncalardan bile güçsüz sessizce yatıyorsa ; cidden Dünya da yaşam da boşmuş.Ne giden sevgiliyi-dostu beklemek acı ne de geç kalan treni beklemek, ne gelecek güzel günlerin hayalini kurmak bu kadar sancılı ne de yaşamın habercisi doğum anı. Sevdiğin bir insanın ölümünü beklemek kadar…

Sari Gyalin (Sarı Gelin)

sarı

Türkülerin önemi söylendiği dilde mi aranmalıdır yoksa dinlerken içimizde oluşturduklarında mı ? Hiç bilmediğin ve anlamadığın yerel bir türküyü yahut şarkıyı dinlerken hüzünlenmez misin? Ya da o söyleyen dilin duygusunu hissetmez misin yüreğinde? Eğer bir Ağıtsa duygulanmaz ya da hareketli bir dans havasıysa neşelenmez misin? Bunları yaşayamıyorsan evrensellikten,halkların kardeşliğinden nasıl bahsedersin ? Yıllarca beraber yaşamış iki halkın ki Anadolu’da bir çok köyün eski ismi Ermenice hatta bir çok lakap hala Ermeniceyken. Nasıl inkar edersin? İnkar etmek 1915’te yapılan soykırımı bugün devam etttirmek değil midir? İnsanların “biz öldük” diye kendilerini inandırma çabaları yaşaması kadar daha ağır ne olabilir? Bu nasıl bir siyasettir ki Ermeniler öldüğünü,soykırıma uğradığını anlatmaya, Kürtler biz de varız diyerek varlıklarını anlatmaya çalışıyorlar? E o zaman o günlerden acıları olan yaşlı teyzelerin siyasete,devlete beddua etmesinin önünde ne kalır? Hele ki kendi diliyle söylediği türküyü o türkü bizim gibi kalıplara sokarsanız? Türkülerin sahibi milletler değil onu söyleyen ağızlardır. Ve o acıyı yüreğinde hisseden her insan söylemelidir,söyleyecektir. Sarı gelin ya da Sarı Aghjik ne farkeder…  

Elini ver nerde elin?

 

Gözler üzerine çok uzun konuşmalar yapılabilir hatta afilli cümleler de kurulabilir ki kurulmuştur da. Evet bir kadını gözlerinden seversin,kendini o gözlerin içinde görmek istersin,o gözlerle sana baksın değil o gözlerle senin ona baktığın gibi baksın istersin. Gülücüğünde gözlerinin içinin yangın yeri olduğunu bilirsin ve bakarken kaybolur,kayboldukça kendini bulur ve kendini buldukça hayata tutunursun…  bence o tutmak için aylarca beklediğin martı içgüdüsü gibi masum elleri daha özeldir. Çünkü elleri sadece senindir. Gözleriyle senin dışında birçok şeyi görür. Ancak eller öyle değildir onlarla sadece sana dokunur,senin yüzünü okşar. Ve sen ağlarken elleriyle avutur kalbini okşarken. Eller sevdalı olma durumunun en bağlayıcı unsurudur. Elini tutmak sevdaya,aşka dokunmaktır.

#karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin
efkarlıyım efkarlıyım
elini ver nerde elin…

Image

Aslında hepimiz korkağız

BAMBU DERGİ 10.SAYI/15.SAYFA

Evden çıkan 9-10 yaşlarındaki çocuk okula giderken kullandığı sokağın belediyenin bilmem ne  çalışması yüzünden kapatıldığını gördü ; duraksadı ,okula gitmekten vazgeçti ve eve geri döndü. Annesine hastayım dedi o gün okula gitmedi.

Her gün alıştığı hatta her anını ezbere bildiği yol kapalı olduğu için okula gitmemişti. Çünkü o yola o kadar alışmıştı ki okula giden başka bir yol bilmiyordu. O güne kadar başka bir yol arama ihtiyacı duymamıştı ilk kez böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmıştı ama o başka bir yol aramaya cesaret etmeyi bırak,başka bir yol olacağını düşünmemişti bile. Hayatını o kadar teklemişti ki başka alternatiflerin olabileceğinin farkında bile değildi. Başka yolların,başka sokakların belki daha güzel ağaçlarla kaplı olduğunu belki bir başka sokakta renkli merdivenler olabileceğini aklına bile getirmiyordu. Bunun adı düzen miydi? Yoksa hayata kendini kapatarak anlamsız bir tekleşmek mi? Neden bu kadar korkuyordu başka bir Dünya kurmaktan? Alışkanlıklarını kaybederse başka bir şeye sahip olamama korkusu muydu yaşadığı? Bildiklerini yapmazsa başka birşey öğrenemem diye mi çekiniyordu? Başka bir yol olabileceğini ona unutturan şey neydi?. Bu sorular aslında hepimizin soruları değil mi ? Yani mesela sende 40 yaşına geldiğin zaman daha güzel iş fırsatlarını kaçırma pahasına  mevcut işini kaybetmekten korkmayacak mısın?Ya da yıllardır oturduğun semtten,komşularından vazgeçip taşınmaya cesaret edemeyecek olan sen değil misin?

Arkadaşlarından rahatsız olacaksın onları kaybedince yalnız kalmaktan korkup sesini çıkartmayacaksın, işini sevmeyeceksin ayrılınca başka bir iş bulamamaktan korkup ömür boyu sevmediğin işi yapacaksın, sevgiline sitemlerin olacak seni terketmesinden korkup belli etmeyeceksin, devlet üzerine her türlü baskıyı yapacak hapishaneye girmekten,fişlenmekten korkacaksın direnmeyeceksin. Yani kardeşim sen aslında hayat boyu sadece korkacaksın. Sevdiğin arkadaşlıkları kaybedeceksin,Mutlu olabileceğin bir işi kaybedeceksin, hakettiğin bir ilişkiyi kaybedeceksin yani kısaca güzel bir Dünya’da yaşamayı kaybedeceksin. Ta ki korkularını yenene kadar hep kaybedeceksin…