Üniversiteye ve Akademiye Dair Olumlu İmgeler Yıkılırken

SENDİKA / 01.02.2017

Sahi, memleketin dört bir yanından gelen insanlarla hemdert olma imkanını elde ettiğimiz yer değil miydi üniversite? Kurduğumuz dostluklar, sevdiğimiz kadınlar, sevdiğimiz adamlar değil miydi? Zihnimizi meşgul eden meseleleri konuşmak, fikir dünyamızı şekillendirmek uğruna hararetli ve bitmek bilmeyen tartışmalarda bulunmaktı belki de en çok.

Bunca yaşananlardan sonra hangimizin içerisinde üniversiteyi güzel kılan şeylere karşı heves kaldı peki? İnsanların ölmemesini istedikleri için imza atan akademisyenlerin imzası mıydı bu kadar güzelliğin üzerini örten? Peki ya ders anlatırken gözleri parlayan akademisyenlerin akademik faaliyet yapma hevesi mi? Hayır. Bütün güzelliklerin üzerini örten şey; masum imzalardan, masum isimlerden korkan, camdan imparatorlukların kendisiydi. Hayatın her alanını saran, tüm kurumları mekanizmasal bir iktidar anlayışıyla yönetmeye çalışan zihniyet en çok da üniversiteye, akademiye yakışmadı, yakışmıyor ve yakışmayacak. Zaten ilkesizlik ile şekillenen bir yönetim anlayışı ile akademinin yan yana olması beklenemez de.

Teker teker izledik, gerçeğin önündeki engellerin yıkılmaya çalışıldığı üniversitelerin zapturapt altına alınmaya çalışıldığını. Tesadüf değildi sanata ve gazeteciliğe yapılan saldırıların bilime ve bilim üretilen yerlere de yapılması. Marx’ın uzunca bahsettiği gibi; gerçekleri aramanın ve ifade etmenin üç temel yoludur; bilim, medya ve sanat. Ve üçünün de en yaşamsal ön koşuludur özgürlük…

“İmzacı hocalar” diye fişlendiler önce, odalarına işaretler konuldu kimi üniversitelerde. Sonra gece yarılarında yayımlanan KHK’larda listelenmeye başladı pek çoğunun ismi birer birer. Bir listede adlarını sıralayarak kopardılar onları öğrencilerinden. “Öğrencilerden kopardılar” diyorum sadece. Çünkü, onlar defalarca tekrarladılar bilim üretmenin tek yerinin üniversite odaları, amfileri olmadığını ve anlamadı onları akademide bir koltuk ve çek sahibi olanlar.

Listede adını görüp, odasını toplayıp gitmek daha kolaydı belki de. Öğrencilere yapılan umut dolu bir konuşma, geleceğe dair olumlu tahayyüller kurmak çok zor değildi gidenler için, bir şekilde kotarılıyordu işte. Oysa, sanki bir suçluymuş duygusu, sanki “niye ben değil” düşüncesi vardı kalanların gözlerinde. Buydu belki de amaçlananlardan birisi de; yavaş yavaş, yıprata yıprata, daha fazla yıkıma uğratarak yaşatmak bütün bunları. Kısa vadede amaçlarına da ulaşıyorlardı galiba, uzun vadede kaybedeceklerini düşünmeden…

Sonra istifa haberleri yükseldi “anlı şanlı profesörlerden ve doçentlerden, para ve koltuk sevdalısı, elitist hayat yaşamaya bağımlı olanlardan” Ve yıkılmaya başladı bir şeyler belki de. “Enayiler “dedi birileri, “o maaşlar bırakılır mı hiç” dedi banknot fetişistleri. Söylemediler belki ama bakışları anlatıyordu düşündüklerini. Kimileri boşalan koltuklar üzerine hesaplar yaptı belki, kimisi selam vermeye dahi çekindi kapılarından isimlikleri hiç zaman kaybetmeksizin sökülenlere.

Bu insanlar öğrettiler, öğretmeye çalıştılar bize yaşanan olayları bir adım geriye atıp, öyle bakarak yorumlamayı. Bu insanlar öğrettiler, olayları tarihsel bağlamına oturtup insanlığın ilerleyişi üzerinde değerlendirmemiz gerektiğini. Bu yaşananlar karşısında bunu yaptığımızda tarihin her döneminde olduğu gibi bu karanlığın hayata ve hayatı yaşamakta ısrar edenlere hakim olamayacağını görüyoruz.

Ve umudumuzu bu memleketten, memleketin sahici değerlerinden alıyoruz. Umudumuz Yaşar Kemal’in cümleleriyle somutlaşıyor: “Ben diyorum ki korkulmasın, dünyanın hiçbir yerinde, durum ne kadar umutsuz olursa olsun, ilericiler öyle uzun zaman gericilere yenik kalmazlar.”

Image

Referandum Sürecini Anlamak ve Hayır Kampanyasını Örgütlemek

7 Haziran 2015 Genel Seçimlerine giden süreçte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok aktif bir şekilde başkanlık üzerinden propaganda yapması ve bunun için de 400 milletvekili talep etmesi hafızalarımızdaki yerini koruyor. Bu sürecin ertesinde 7 Haziran 2015’te AKP’nin tek başına iktidarını kaybetmesinden sonra Türkiye zoraki bir şekilde 1 Kasım 2015 seçimlerine götürülmüştü. 1 Kasım seçimleri öncesinde Erdoğan’ın söylemleri incelendiğinde çok istediği başkanlık talebini geriye çektiği ve bunun üzerinden bir siyasi pratik geliştirmediği görülüyor. Hiç şüphesiz bunun nedeni Erdoğan’ın başkanlıktan vazgeçmesi değildi, tek neden Türkiye kamuoyunun başkanlık modelinin tartışılmasına hazır olmadığını yaptırdıkları anketlerde görmüş olmalarıydı. Kaldı ki 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde yaratılan kaos ortamında seçmenlerin “güçlü olan AKP’ye dönüşü” ve başkanlık söyleminin arka planda tutulması sonucunda AKP yeniden tek başına iktidar olabilme şansını yakalamıştı.

1 Kasım sonrasında hükümeti kurma görevini alan dönemin AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ekipleri arasında belli başlı konularda yaşanan temel fikir ayrılıkları neticesinde Davutoğlu, Saray eliyle görevden el çektirildi ve 5 Mayıs 2016’da AKP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti. 22 Mayıs 2016’da toplanan AKP 2. Olağanüstü Büyük Kongresinde AKP Genel Başkanlığına, Erdoğan’ın İBB Başkanlığından itibaren yanından ayırmadığı Binali Yıldırım seçildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hükümeti kurma görevini kongrenin hemen ertesinde Yıldırım’a verdi. Binali Yıldırım, kongrede yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştı: “Yeni bir anayasaya ihtiyacımız var. Başkanlık sistemini getirmeye hazır mısınız? Cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle artık her şey eskisi gibi olmayacak. Yapmamız gereken fiili durumu yasal hale getirmektir. Bunun yolu yeni anayasa ve başkanlık sistemidir”

 

go%cc%88rsel1

 

Binali Yıldırım Başbakanlığındaki 65. Hükümet 29 Mayıs 2016’da TBMM’den güvenoyu alarak resmen görevine başlamış oldu. Ahmet Davutoğlu dönemine göre Saray ile çok daha yakın bir çalışma görüntüsü veren Binali Yıldırım döneminde Erdoğan’ın hem söylem hem de pratik olarak yürütme işlerinde ağırlığı daha da hissedilmeye başladı.

Binali Yıldırım’ın görevi başındaki ikinci ayı dahi dolmadan Türkiye siyasi tarihinin en karanlık günlerinden birisi olan 15 Temmuz yaşandı ve AKP’nin kuruluşundan itibaren gayri resmi koalisyon ortağı olan Gülen Cemaati TSK içindeki mensupları aracılığıyla askeri darbe girişiminde bulundu. Parlamentonun bombalandığı, sivil halka ateş açıldığı, tankların insanları ezdiği 15 Temmuz darbe girişiminin acı bilançosu olarak en az 240 sivil yurttaş hayatını kaybetti, binlerce insan yaralandı ve sakat kaldı. AKP ve Saray rejiminin 2. Kurtuluş Savaşı olarak kavramsallaştırdığı, “Allahın bir lütfu olarak” ele aldığı bu darbe girişimi ve sonrasında 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye siyaseti tek gündem üzerinden giden ve gittikçe kısırlaşan bir hal almaya başladı. Ülkedeki şiddet dalgasının da artması ve 15 Temmuz travmalarının hala devam ediyor olmasından olsa gerek Erdoğan ve AKP tarafından dillendirilmeyen yeni anayasa ve başkanlık modeli tartışması 11 Ekim 2016’da yeniden gündemdeydi. Ancak gündeme getiren ne Recep Tayyip Erdoğan ya da Binali Yıldırım ne de AKP kurmaylarıydı. Başkanlık modelini grup toplantısında yaptığı konuşma ile Türkiye gündemine yeniden getiren isim MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. Bahçeli konuşmasında başkanlığa yeşil ışık yaktı ve Milliyetçi Hareket Partisi Türk milletinin vereceği her karara saygılı ve bağlıdır.” Şeklinde konuştu.

 

go%cc%88rsel-2

 

Yani, Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlığı dillendirmekten çekindiği bir siyasi atmosferde Bahçeli’nin bu çıkışı AKP’yi saray rejimini rahatlatmış oldu. Bunun üzerine Binali Yıldırım Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına binaen Sayın Bahçeli’nin bugüne kadar yaptığı açıklamalar ümit vericidir, yapıcı açıklamalardır. Biz bunu, Mecliste bu teklife kendi şartları dahilinde olumlu katkı yapacakları yönünde anlamaktayız” açıklamasını yaptı ve yeni anayasa çalışmalarının başlama sinyalini vermiş oldu.

Nihayetinde 10 Aralık 2016 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi 316 milletvekili imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi” başlıklı bir kanun teklifi sunuldu. Ve artık önümüzde önce bir TBMM oylaması aşaması ve görünen tabloda TBMM’den 330-367 oy arasında geçeceği öngörüldüğünde bir referandum süreci bulunmakta. TBMM Genel Kurul oylamasının Ocak ayının ilk yarısında ve eğer oradan geçerse de referandumun ilkbahar aylarında yapılacağı şeklinde bir vaziyet bulunmakta.

Bunu şöyle okumak da mümkündür: bu anayasa değişiklik teklifinin referanduma gideceğini öngörüyorsak önümüzde bir hayır kampanyası örgütlemek için sadece 3-4 ay bulunmakta.

KAMPANYANIN ÇİZGİSİ NASIL OLMALI?

Hayır kampanyasının nasıl şekillenmesi gerektiği ile farklı siyasi yaklaşımlardan farklı yaklaşımlar geliştiriliyor ve çeşitli isimler bu konuda görüş bildiriyor, makaleler yazıyor. Bu değerlendirmelerin hepsini ciddiye almak ve üzerinde sahici tartışmalar yapmaya ihtiyacımız var. Siyasi konum farklılıkları nedeniyle başka önerilere kulakları kapatmak ve ciddiye almamak büyük kayıplara neden olabilir.

Kampanyaya dair çıkış noktası olarak şunu söylemekte fayda var: Hayır kampanyası Recep Tayyip Erdoğan üzerinden kişiselleştirilmemeli ve kampanyanın ana ekseni mümkün olduğunca salt Erdoğan karşıtlığından uzak bir noktada tutulmalıdır. Çünkü, Erdoğan kimlikler üzerinden kendisini var eden tüm popülist sağ liderler gibi “kendisine vuruldukça” gücünü arttırmakta ve esasen kendi tabanını konsolide etmektedir.

Gramsci’nin yıllar öncesinde söylediği cümle bugünün Türkiye’sini çok güzel bir şekilde özetlemektedir. “Eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.” Gerçekten de Saray ve AKP rejiminin çürüyüp yok olduğu ancak “yeninin” bir türlü ortaya çıkamadığı bir dönem var Türkiye’de. Kampanyanın ana eksenine bu çürümenin somut görüntüleri oturtulup 2 yıldır fiili olarak zaten olan başkanlık sisteminin ülkenin sarsıcı hiçbir sorununa çözüm üretmediği/üretemeyeceği gibi aksine tüm sorunları tüm sorunları daha da derinleştireceği anlatılmalıdır.

Referandum süreci uzun uzun taktik idmanların yapıldığı, farklı stratejilerin kurgulandığı 90 dakikalık bir futbol maçından daha çok kuvvetli vuran tarafın karşısındakini nakavt edeceği bir boks maçı olacak gibi gözüküyor. Artık, her zaman konuşulan örgütlenmeleri, sendikaları güçlendirmeyi, üniversiteleri aktifleştirmeyi, muhafazakar dalgayı kırmayı, kentlerin yoksul kesimlerine dokunup dönüştürmeyi yapmak için yeterli süre yok. Sadece 3-4 aylık bir süreçten bahsediyoruz ve bu süreçte maalesef hata yapma lüksü hiç olmadığı kadar az.

Bunların ötesinde de HDP parti örgütlerinin tüm Türkiye’de pasifize edildiği ve demokratik kitle örgütlerinin, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerinin üzerinde çok büyük baskılarının olduğu bir OHAL dönemi yaşanmakta. En ufak bir muhalif söylem geliştirenin terörist ilan edildiği bir ortamda muhalif bir referandum kampanyası örgütlemenin ne denli zor olabileceği hali hazırda herkesin malumu.

CHP’NİN TARİHİ SORUMLULUĞU

Bu noktada, Cumhuriyet Halk Partisinin üzerinde tarihi bir sorumluluk bulunmaktadır. CHP, gerek Kürt Sorununun çözümü konusunda gerek dış politika konusunda gerekse ekonomi konusunda son 3-4 yıldır söyledikleri bağlamında bugün “haklı” bir konumdadır. Bu haklılığı anlatmayı başardığı, sınıf siyasetini kaşıyarak asgari ücretin artmasını gündeme getirdiği 7 Haziran seçimlerinin başarısı ortadadır. 7 Haziran’da gündemi takip eden değil gündemi belirleyen bir CHP vardı. Hiç şüphesiz 7 Haziran öncesi kampanya toplumun farklı kesimlerine CHP’nin eskiden hiç olmadığı kadar nüfuz etmesini sağlamış oldu.

Görünen şudur ki; CHP, Hayır kampanyasının en güçlü odağını oluşturacaktır. Yine söylemlerden ve yapılan “Türkiye’yi Böldürtmeyeceğiz” mitinglerinden anlaşılacağı üzere CHP kendi kampanyasını Cumhuriyet değerleri ve ülkenin birliği üzerinden şekillendirecektir. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Devlet Bahçeli, Öcalan ile aynı şeyi mi savunuyor?” şeklinde çıkışları MHP tabanında başkanlık=bölünme denklemini kurdurmak amacını taşımaktadır. Yine CHP’nin tasarladığı kampanyada Bahçeli’nin geçmişte başkanlık karşıtı konuşmaları da bol bol kullanılacak gibi gözüküyor.

Peki bu kampanya yeterli olacak mıdır? Yani başarıya ulaşarak sandıktan Hayır çıkmasını sağlayabilir mi? Kampanya salt bu şekilde olursa sandıktan hayır çıkmasını sağlamak çok kolay olmayacaktır. CHP, kampanyasını bu şekilde kurgulayıp görece daha laik bir yaşam süren MHP seçmenini hayır etrafında toplarken Türkiye solunun ve HDP seçmenlerinin de Hayır motivasyonunun diri tutulması gerekmektedir.

HDP, HAYIR MI BOYKOT MU?

HDP’nin tutumunun ne olacağı net olarak belli olmamakla birlikte “Hayır diyeceği” beklentisi ağır basmaktadır. Eğer bir ihtimal boykot kararı alınırsa böyle bir durumda HDP’nin “hayır dememe” kararını Türkiye toplumsal muhalefetine ve demokrasi güçlerine nasıl açıklayacağı ise büyük bir muamma olacaktır.

go%cc%88rsel-3

Öte yandan 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde gündeme gelen (http://www.birgun.net/haber-detay/olumsuz-kararda-boykot-tartisilabilir-90645.html) “İl ve ilçe seçim kurulları tarafından HDP’nin seçmenlerinin yoğun olduğu bölgelerde alınan sandıkların taşınması ve birleştirilmesi kararının” yeniden gündeme gelmesi de HDP yönetiminin ve tabanının tutumunda etkili olacaktır. Bölgede sandığa gidilmesini engelleyen her pratik Kürtlerin zoraki boykotuna neden olabilir.

Sonuç itibariyle, referanduma gidiş sürecinin nasıl olduğu ve bugünkü mevcut durum ortadadır. Saray eliyle inşa edilen bir milliyetçi cephe karşısındaki tüm odakları terörize göstermekte, her türlü baskıyı yapmaktadır. Tüm bu zorluklara ve karamsar tabloya rağmen unutulmamalıdır ki; %50 +1 oy alamayan anayasa değişiklik teklifi Erdoğan ve AKP için sonu başlangıcı olacaktır. Siyasi tarih, insanlıktan yana olanların nice zaferleriyle doludur. Bir an olsun yılgınlığa düşmeden mücadele etmek mevcut çürümüş düzeni ve tüm bileşenlerini nakavt etmek olacaktır…

 

 

 

 

 

Image

Belediyeler ile İktidar Yolculuğu ve CHP’nin Sorumluluğu

YENİ ARAYIŞ / 8 ARALIK 2016

 

3 Kasım 2002’den bugüne gelen 14 yılı aşkın AKP iktidarını anlamlandırmaya çalıştığımızda aslında AKP hareketinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın “yerelde ve genelde hizmet bizim işimiz” algısını güçlendirmesi üzerinden önce yerelde ve nihayetinde geneldeki iktidarını inşa ettiği görülmektedir. Elbette ki bu durum tek başına AKP’nin iktidarını açıklamakta yetersizdir ancak AKP’nin toplumsal rıza ve ikna süreçlerinde en önemli sacayaklarından birisini RP döneminden itibaren kazandığı belediyeler aracılığıyla hizmet belediyeciliği algısını güçlü tutması ve bunun üzerinden siyaset kurgusunu iyi yapması oluşturmaktadır.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önce RP İstanbul İl Başkanlığı görevini yürüten ve sadece kendi cenahında güçlü bir konumda olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini Türkiye kamuoyuna tanıtma imkânını bulması 1994 Yerel seçimlerinde %25,2 oyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilmesiyle başlar.

Bu seçim sürecinde gerek Erdoğan’ın anlattıkları gerek çalışmanın içerisindekilerin yansıttıkları gerekse dışarıdan gözlemler göstermektedir ki; kampanya döneminde kent hayatının olduğu tüm noktalara temas edilmiş ve kentte biriken sorunların mağdurlarına dokunulmuştur. Yine Erdoğan, 1989 Yerel seçimlerinde Beyoğlu Belediye Başkan adaylığında şu cümlelerle siyasal iletişim stratejisini açıklamıştır: “İlk yenilik, bizim partimizde kadınların ilk defa Beyoğlu seçimlerinde aktif siyasetin içinde yer almalarıydı. O çok anlamlıydı ve bizimle beraber çok ciddi bir çalışma yaptılar. Beyoğlu’nun İstiklal Caddesi’ndeki tüm meyhanelerine varıncaya kadar girdik, dolaştık.”

Bu yazının amacı Erdoğan’ın siyasi yolculuğunu özetlemek değildir. Yukarıdaki hatırlatmaların amacı odaklanılması gereken noktanın elde tutulan belediyeler aracılığıyla kentteki hayata dokunulması gerektiğini vurgulamaktır. Belediyeler eliyle kentlerin tüm damarlarına sirayet etmek mümkün olacaktır. Şu bilinmektedir ki genel siyasi söylemler, ideolojik tartışmalar her eve girmez ancak belediyelerin hizmetleri her eve girmektedir. Burada kastedilen toplumun apolitik olarak ele alınması değil verili durumun realitesidir.

Belediyeler Üzerinden Toplumda Var Olmak

Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde oluşturduğu “danışmanlar kadrosu” ile kentin birikmiş tüm sorunlarını çözme iddiasında bulunmuş ve sosyal yardım belediyeciliğini başlatarak net popülist bir anlayışla orta ve alt kentli sınıfı hizmetlerinden memnun bir noktaya getirmeye çalışmıştır. Sorunları kökten çözmek yerine sadece görüntü olarak kısa vadeli olarak çözmek, teknolojinin getirdiği imkânlarla görünür hizmetlerin artmasının avantajını kullanmak Erdoğan’ın başarılı bir belediye başkanı olarak kabul edilmesinin etmenleridir.

Bu süreci ve üzerine kurgulanan siyasi pratiği kavrayabilmek için o yıllarda Fazilet Partisinin Kongresinde konuşan Yenilikçilerin adayı Abdullah Gül’ün konuşmasına da bakılabilir. Abdullah Gül FP’li belediye başkanlarına atfen: “Niçin partimizi, sizin belediyelerinizi yönettiğiniz gibi yönetmeyelim.” cümlesini kurar. Gelenekçilere karşı yeniliği kurgulayan bu anlayışın aslında sadece partiyi değil daha sonra kuracakları yeni partileri AKP aracığıyla ülkeyi de aynı model yönetim üzerinden yönetme eğiliminde olduğu görülmektedir. Zaten Erdoğan’ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine en yakın isimlerin İBB Başkanlığı döneminden itibaren beraber yürüdüğü isimler olması da tesadüfi değildir.
Erdoğan’ın İBB deneyiminin de büyük etkisiyle AKP’nin belediyeleri kullanarak kentlerin tüm damarlarına ulaştığı özellikle sosyal yardımlar aracılığıyla toplumsal rızasını pekiştirdiği herkesin ortak kabulüdür.

Ancak mesele mevcut durumu kabullenmekten daha fazlasını yapmaktır, Türkiye’deki tüm belediyeler AKP’li olmadığına göre belediyeleri kullanmak AKP’nin siyasi tekelinde değildir. CHP de elinde bulundurduğu yaklaşık 175 belediye ile kendine siyasi olarak yakın olsun ya da olmasın toplumun tüm kesimlerine “hizmet götürme” fırsatını elinde tutmaktadır.

CHP, Belediyeleriyle İktidar Olabilir

İstanbul’da 39 ilçeden 14 ilçenin belediye başkanlığı CHP’dedir. Ayrıca bu ilçelere bakıldığında kent merkezi olarak kabul edilen noktaların neredeyse tamamının CHP’li belediyelerin sınırları içerisinde olduğu görülecektir. Yani kentlilerin gün içerisinde içinde olduğu, etkileşim kurduğu alanlar çoğunlukla bu ilçelerdedir.

Büyükşehirler arasında Belediye Başkanlığı konusunda nicel olarak en güçsüz kent Ankara olarak gözükmekte. CHP’nin Ankara’da sadece iki ilçe belediyesi var: Çankaya Belediyesi ve Yenimahalle Belediyesi. Ancak durumun hakikati öyle değildir, herkes bilmektedir ki Çankaya Ankara’nın yarısı hatta belki de daha fazlası demektir. Yine İstanbul örneğinde olduğu gibi kent merkezi denilecek tüm noktalar Çankaya sınırları içerisindedir. Yani kentlilere temas etme imkânı özellikle Çankaya’da çok kuvvetlidir. Yine Yenimahalle’de de durum benzer şekildedir.

İzmir’de CHP’nin elinde büyükşehir belediyesi ve 22 ilçe belediyesi bulunmakta Burada da yine aynı şekilde kentlilerin gündelik hayatlarını sürdükleri mekanlar büyük çoğunlukla CHP’li belediyelerin sınırları içerisinde yer alıyor. Bahsedilen imkânlar belki de en çok İzmir için geçerli gözükmekte.

Antalya, Mersin, Adana, Bursa, Eskişehir, Çanakkale, Hatay, Aydın ve sayıları daha da fazla olan kentlerde de yine merkez ilçelerde CHP’ye ait olan belediyeler bulunmakta. Türkiye geneli olarak düşünüldüğünde hem nüfus hem de ekonomik olarak CHP’li belediyelerin tuttuğu alanın hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğu görülüyor. Asıl mesele parti programını ve siyasetini belediye hizmetlerine şırınga ederek hem topluma CHP’yi göstermek hem de “Belediyecilik sosyal demokratların işidir” dedirtmek.

“Bu CHP Belediyesinin Hizmetidir” Algısı

Sadece hizmet belediyeciliği ya da sadece sosyal yardım yapaylığında belediyecilik sosyal demokrat belediyecilik anlayışını yansıtmamaktadır. Genel politikanın toplumcu belediyecilik formunda şekillenmesi ve tüm politikaların bu çerçevede kurgulanması bir gerekliliktir.
Çöp toplamak, kaldırım yapmak, altyapı hizmetleri vermek vb. hizmetler klasik anlamda belediyelerin zaten kamu görevidir. Salt bu hizmetleri vererek topluma dokunmak ve onu siyasi olarak etkilemek mümkün değildir. Bu hizmetlerden farklı olarak insanların düşünce dünyasına etki edebilmek, gündelik hayatlarında var olabilmek hayati bir noktadır.

Bu noktada belediyelerin toplum merkezleri, eğitim kuruluşları, kreşler ve kütüphaneler gibi kamusal alanları en etkin biçimde kullanması ve bir hedef doğrultusunda işletmesi gerekmektedir. Yurttaşlarla ilişkilerin en yoğun olduğu noktaları belediye içindeki sürgün yeri olarak kullanmak yapılacak en büyük hatalardan birisidir. Tam aksine, yurttaşlarla etkileşim kuracak belediye personelinin sorumluluğunun farkında nitelikli kişilerden seçilmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; bir yurttaşın belediye ile kurduğu olumlu etkileşim ve ondan aldığı hizmetten memnun olmasından önce belediye başkanı ve belediye daha geniş kapsamda ise parti kazanacaktır.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Yılmaz Büyükerşen belki de bu konuda en öne çıkan örnektir. Yine son zamanlarda Alper Taşdelen başkanlığında Çankaya Belediyesinin de hem klasik belediyecilik hizmetleri hem de yurttaşlarla etkileşim bakımından çalışmaları göründüğü kadarıyla bu doğrultudadır. Çankaya’da yapılan kültür merkezleri, öğrenci yurtları ve kent hayatı ile kurulan etkileşimin olumlu geri dönüşü Çankaya Belediyesi kadar CHP açısından da büyük kazanımlar getirecektir. Hiç kuşkusuz örnekleri saymakla bitmeyecek bütün CHP’li belediyeler bu farkındalıkla çalışmakta daha doğrusu çalışmak durumundadır. Belediyelerin kazandığı her olumlu puan partinin de hanesine yazılmaktadır, bu unutulmamalıdır.

Bu bağlamda, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun her belediye başkanından özellikle yoksul mahallelerde mutlaka kreş yapılmasını istemesi önemli bir noktadır ve incelenmesi gerekmektedir. AKP döneminde eve hapsedilen, sadece çocuklarına bakması beklenen kadınların evlerinin yakınlarında çocuklarını bırakabilecekleri kreşlerin olması aynı zamanda bu kadınların da kendilerine ait bir gündelik pratik kurma imkânını doğuracaktır. AKP’nin genel tüm politikalarının kadını iş hayatından, toplumsal hayattan dışlamak üzerine olduğu mevcut koşullarda kadınların üzerinden bu kuşatmayı aşmak için CHP’li belediyelerin üzerinde büyük bir sorumluluk bulunmakta. Bunun tek yolu sadece kreş değil elbette, kadın=anne=ev hanımı denklemini kırmak için CHP’li belediyeler kadınlara iş fırsatı sunacak projeler geliştirmeli, diğer insanlarla etkileşim kuracakları ve eve kapanmayacakları alanlar yaratmalıdır.

İktidarın genel politikalarına alternatif yaratabilecek belediye hizmetlerinin genel anlamda taban örgütlemesini kurabilmek için ne kadar önemli olduğu gayet açıktır. Yerelden başlayarak yurttaşlarla temas edecek bir yürüyüşün başarıya ulaşma ihtimali sanıldığından çok daha fazladır.

Image

10 maddede Karl Marx, gazetecilik ve basın özgürlüğü

JOURNO // 27.11.2016

“İlkokul öğretmenlerimiz bize ‘konuştuğun gibi yaz ve yazdığın gibi konuş’ diye öğretti. Sonradan bize şöyle denilir: Sana buyrulmuş olanı söyle ve diğerlerinden sonra tekrarladığını yaz” (Marx, 19 Mayıs, 1842)

Vahşi kapitalizmin ağırlığının ve neo-liberal politikaların baskısının iyice arttığı ve dünya genelinde krizlerin yaşandığı bugünlerde mevcut sistemi yıllar öncesinden çözümleyen Marx’ın haklılığı bir kez daha ortaya çıkıyor. Görünen şu ki; böyle dönemlerde “Marx haklıydı” diyenlerin sayısı da hayli artmakta.

Ancak bu yazının konusunu Marx’ın ekonomi-politik yaklaşımlarından ziyade onun az bilinen bir tarafı; gazetecilik tarafı oluşturmakta. Marx’ın gazetecilik pratiği ve basın özgürlüğü hakkındaki görüşlerini madde madde bu yazıda bulacaksınız. İşte Marx’ın gazeteciliğinin öyküsü…

1- İlk olarak şunu belirtmekte fayda var; gazetecilik ve yayıncılık faaliyeti Marx’ın dışarıdan gözlem ile çözümlediği bir alan değil doğrudan içinde aktör olduğu yani muhabir ve editör olarak çalıştığı bir alan. Hatta Marx, ilk ‘araştırmacı gazeteci’ olarak nitelenebilir.

  • 1842’de Rheinische Zeitung’da önce haber yapmaya ve analiz yazıları yazmaya başladı daha sonra ise gazetenin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.
  • Deutsch–Französisch Jahrbücher’nın (Alman-Fransız Yıllıkları) eş editörü oldu.
  • Paris’te işçi ve sanatçılardan oluşan gizli bir ütopyacı sosyalist grup olan, Adalet İçin Birlik tarafından desteklenen Vorwärts’da (İleri) yazdı.
  • 1849’da Köln günlerinde babasının mirasından arta kalan para ile günlük gazete çıkarmaya başladı; Neue Rheinische Zeitung. Gazetede editöryal olarak kendi Marksist yorumu hakimdi.
  • Londra’ya yerleştikten sonra New York Tribune için çalışmaya başladı.. Marx, bu gibi kitlesel burjuva gazetelerine makaleler yazarak kamuoyunda fikirlerini dolaşıma sokuyordu. New York Tribune editöryal olarak değişime uğrayınca ve kölelik karşıtı pozisyonundan geri adım atınca Marx, 1863’te istifa etmeye zorlandı.

2- Marx, basını liberal kuramların ele aldığı gibi güçler ayrılığı ilkesine sıkışmış salt bir 4.güç olarak ele almaz. Marx’ın basına bakışının temelinde insanın insanlaşma sürecinde, yani insani kurtuluşa yürüme sürecinde bilgi akışına verdiği önem yatar.

3- Marx, basın yayın etkinliklerini gündelik tarih yazımı ve güncelliğin bütün boyutlarıyla yansıtılması olarak kabul eder. Bu nedenle de bilginin özgürce dolaşıma sokulması kadar doğru bilginin oluşturulması sürecine de önem verir.

4- Basını, “bireylerin entelektüel oluşlarını iletişebildiği en genel yoldur. Kişiler için saygıya sahip değildir, sadece haber almaya/akıla saygılıdır” şeklinde tanımlayarak her seferinde entelektüel hayatın stratejik bir unsuru olan basın/yayın etkinliğine özel anlamlar yükler.

5- Gerçeklerin, basın-yayın etkinliklerinde çarpıtılmasını/gizlenmesini/değiştirilmesini somut bir şiddet türü (yapısal şiddet) olarak kavramsallaştırır. Mevcut durumun devamını isteyen egemen sınıfın bu şiddeti de kullandığını söyler. Gerçeğin kavranmasını engelleyen her edimi insanın özgürleşmesine, kurtuluşuna yani doğrudan özüne karşı şiddet uygulaması olarak görür.

6- Bir yazısında “şayet şeylerin görüntüsü ile özü çakışsaydı, bilim gereksiz olurdu” der. Yani gerçeği kavramada görüntünün yetmeyeceğini, gerçeğin görüntünün ardında gizli olduğunu vurgular. Toplumsal özün en çok medya eliyle görüntü perdesi altına gizlendiğini bildiği için de basın-yayın faaliyetinin stratejik olduğunun altını çizer.

7- Marx’ın gazeteciliği, esasen onun diğer toplumsal meseleleri ele alış metodolojisinden farklı değil. Yani olgu, olay, gelişme, güncel sorundan temellenerek gelişmeleri/haberleri tarihsel, sosyal ve politik bağlamı içinde inşa eder. Bu şekilde inşa edilen haberleri teorik şekilde içerik haline getirerek somut bir kavranma aracı oluşturur.

8- “İşçi sınıfının toplumsal, giderek, insani kurtuluşun temel taşıyıcısı olduğu bu koşullarda onun bilincine habere ulaşma, bilgiyi edinme, görüntünün ardındaki özü kavrama hakkına doğrultulan her silah onun tarihsel misyonuna yöneltilmiş bir egemen sınıf suikastı olarak görülür Marx’ın gözüne” (Gerger,2012).

9- Marx’a göre, mesele ‘basın özgürlüğünün olup olmaması’ değildir. Çünkü basın özgürlüğü daima vardır. Asıl mesele; bu özgürlüğün kimin kullanımında olduğudur. Eğer basın özgürlüğü bir azınlık grubun kullanım tekelindeyse bunun bir anlamı yoktur (Bugün Türkiye’de hükümete yakın gazetelerin ‘basın özgürlüğü’nü örnek verebiliriz).

10- “Marx, 6. Ren Eyaleti Meclisi’nin kararına karşı tartışma sunan, basın özgürlüğü ve sansür konusunu ele alan makaleler yazmıştır. Marx 5 Mayıs 1842’de basılan ilk makalesinde Prusya sansürünü ve devletin resmi gazetesinin savunusunu eleştirmiştir” (Erdoğan, 2007).

Sonuç:

Marx’ın tüm düşünsel hayatı boyunca gazeteciliğe yani basın-yayın faaliyetine büyük önem verdiği görülüyor. Aynı zamanda, gerek dünya gerek Türkiye sosyalizm tarihi incelendiğinde önderlerin gazetecilik ile ilişkisinin hayli yakın olduğu görülecektir. Bunun gayet bilinçli olduğu kabul edilebilir. Diğer bir nokta ise, bugün memlekette özlemini duyduğumuz gazetecilik formunun aslında Marx’ın yıllar önce ortaya koyduğu formdan çok uzak olmayışıdır. Kendi gazetecilik döneminde toplumsal meselelerle ilgili haberler yaparken, Prusya devletinin ağır sansürleriyle boğuşan Marx’tan bugüne pek de bir şey değişmemiş aslında. Gazetelerin, gazetecilerin ve sansürcülerin isimleri değişiyor ama yaşananlar değişmiyor. Belki de bütünsel olarak Marx’ın tüm söyledikleri gerçekleştiğinde, yani bu düzen emekçilerin ellerinde yeniden kurulmak üzere yıkıldığında, işte o zaman gerçek bir gazetecilikten ve basın özgürlüğünden bahsedebileceğiz…

Cemevlerinde yapılan aktif siyaset Aleviliğe zarar veriyor

SENDİKA /  28 EKİM 2016

Cemevlerinde yapılan aktif siyaset Aleviliğe zarar veriyor

aleviler-dikmen-

1980’lerden itibaren köyden kente göçlerin iyice artması ile kentlerde nüfus olarak büyüyen Alevi toplumunun büyükşehirlerdeki örgütlenme hikayesinin ilk olarak mahalle örgütlenmeleri ile başladığı görülüyor. 1980 darbesinin öncesindeki siyasi mücadele ortamında kentlerdeki Alevi nüfusun siyasi mücadelelerde etkinliği azımsanmayacak ölçüde geniştir. Ancak 12 Eylül darbesinin genel olarak toplumdaki tüm örgütlenmeleri yıkıp geçtiği bir dönemde Aleviler de bu durumdan fazlasıyla zarar görmüş ve kitlesel örgütlenme imkanlarını 1990’lı yılların ortalarına doğru ancak yakalayabilmiştir. Bugün etki gücü itibariyle öne çıkan Alevi kurum ve kuruluşları 1994-1996 yılları arasında kurulmaya başlanmıştır.

Alevi Ocakları arasında kökeni hala tam olarak açıklanamayan hiyerarşik bir  yapılanma söz konusudur. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak adlandırılır. Teolojik olarak ele alındığında Alevilik dede-ocak ilişkisi ile sürdürüldüğünden kendi köylerinden/memleketlerinden uzaklaşan Alevi bireylerin esasen kendi ocaklarından uzaklaştıkları gibi bir gerçeklik vardır. Yani kendi köyünde, bağlı olduğu ocakla ve dedeyle ilişki kuran Aleviler kente göçle birlikte bu ilişkiyi kaybetmeye başlamış hatta zamanla da bu pratik iyice işlemez hale gelmiştir. Özellikle kırsal bölgelerdeki dedelerin de büyükşehirlere göçü ve dünyevi meselelere karışması ile geleneksel anlamıyla dedelik de değişime uğramış, yer yer etkisini kaybetmiştir.

Kentlerdeki cemevleri farklı bir pratik yarattı

Aleviler, özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi daha büyükşehirlerde fiziki yakınlıklar çerçevesinde çeper örgütlenmeler kurmuş ve bu örgütlenmeler genellikle mahalle/semt/ilçe düzeyinde devam ettirilmiştir. Bu örgütlenmelerin temel misyonu köyden kente göç eden Alevilerin manevi boşluğunu doldurabilmek ve nihayetinde rahat bir şekilde ibadetlerini yapabilecekleri ortamlar sunabilmektir. Yani bu amaçlar doğrultusunda cemevleri yapmak ve bu cemevlerinin işleyişini sürdürebilmek.

Kırsaldaki işleyişten farklı olarak kentlerdeki cemevlerinin farklı bir yapılanmaya sahip olması, daha doğrusu buna mecbur olmasının da birtakım sonuçları olmuştur. Çünkü kırsaldaki işleyiş, etrafındaki pek çok köyün ocağı olan ocak köyleri üzerinden devam ederken kentlerde böyle bir durum mümkün olmamıştır. Dolayısıyla Aleviler, kentlerde bu ocak kültüründen bağımsız olarak bir araya gelmek durumunda kaldılar. Yani kendi semtlerindeki ya da tercih ettikleri cemevlerinde toplanıp cem yapmaya ve diğer dini ritüelleri gerçekleştirmek için beraber olmaya başladılar. Kentlerde cemevlerinin kurulabilmesi için vakıflaşma ve dernekleşme Alevilerin önüne bir devlet engeli olarak çıkartıldı. Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmediği için kentlerdeki cemevlerinin büyük çoğunluğu ya bir Alevi vakfına ya da bir Alevi derneğine bağlı olmak durumundadır. Halen özellikle büyükşehirlerdeki cemevlerinde mevcut durum böyledir.

Durum böyle olunca, yani soy-ocak-dede ilişkisi zayıflayınca büyükşehirlerdeki Alevi örgütlenmeleri ve cemevleri Alevi öğretisinden uzak pratiklerin yaşanabileceği yerler haline gelme tehlikesi yaşadı. Fethullah Gülen Cemaati’nin kendisine yakın Alevi kurumları kurması bu duruma örnek olarak verilebilir. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından FETÖ’ye yakınlığı nedeniyle kapatılan 17 sahte Alevi vakfı/derneği de bunun bir göstergesidir.

Aleni siyasi üslup inançsal yozlaşmaya neden olur

Diğer bir problemli konu ise cemevlerinde ve Alevi kurumlarında aleni bir şekilde siyasi üslup kullanılması hatta siyasi mücadele yürütülmesidir. Bu konuda söylenmesi gereken ilk şey “Camiye siyaset sokuyorlar” savunusunun cemevlerine de siyaset sokularak işlevsiz hale getirilmiş olmasıdır. Yani camilerde mevcut iktidarın yürüttüğü siyasi çalışmaları eleştirip benzer bir işleyişi cemevlerine yansıtmak tutarlı bir tavır olmamaktadır.

Buradaki vurgu milyonlarca Alevi’den ve yüzlerce Alevi kuruluşundan “apolitik bir tavır” beklenmesi değildir. Tam tersine Alevilik ile aktif siyaset arasına bir mesafe konulduğu zaman en politik tavrın kendiliğinden şekilleneceği görülecektir. Bahsedilen durum, siyasi bir duruş sağlayabilmek için aleni siyasi bildirilere ve partizan tavırlara gerek olmadığıdır. Yüzyıllardır süregelen Alevi öğretisi zaten zalimin karşısında mazlumun yanında olmayı, güçlünün dayatmasının değil haklının hakkını savunmayı öğretmiyor mu? Bundan öte politik tavır var mıdır?

Cemevlerinin ana misyonu Alevilerin dini ritüellerini sürdürebilmelerine hizmet etmektir. Bundan farklı tüm etkinlikler cemevi işleyişinden ayrı olarak yürütülmelidir. Tabi ki Alevilerin toplumsal ve siyasi meseleleri takibini kolaylaştıracak etkinlikler, paneller yapılacaktır. Buradaki kritik nokta bunların dini ritüellerden soyutlanarak yapılmasıdır. Cemevlerinde bulunan salonlarda yapılan konferansların vb. etkinliklerin Alevilik öğretisine bir zararı yoktur. Ancak buradaki denge çok iyi bir şekilde ayarlanmalı, dini ritüelleri (cem, aşure lokması, cenaze erkanı) gerçekleştirmek için bir araya gelindiğinde işte orada alenen siyasi söylemlerden ve partizanca tavırlardan uzak durulmalıdır.

Uzun vadede Aleviliğe zarar verecek bir diğer nokta ise Alevi kurumlarının, cemevlerinin siyasi olarak birbirinden ayrışması algısıdır. Özellikle “Bu dernek CHP’ye yakın”, “Bu dernek HDP’ye yakın”, “Bu dernek farklı bir siyasete yakın” cümleleri bu durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Elbetteki Aleviler kimsenin arka bahçesi değildir ve milyonlarca Alevinin kendisine ait farklı bir dünya görüşü vardır. Ancak amacı Aleviliğe hizmet etmek olan kurumların siyasi olarak ayrışması ve bunun mücadelesi içerisinde yozlaşması kabul edilebilir bir durum değildir. Aleviliğin özü insandır, insanların manevi duygularını yaşamaya aracı olunan mekanlarda dünyevi siyaset yapılması esasen Alevilere ve Aleviliğe yapılan en büyük kötülüktür.

Burada satırlarla anlatılmaya çalışılanı tek cümle ile anlatabilen Alevi öğretisine saygıyla…

“Erenler cemine gireyim dersen kin ile kibiri at da öyle gel…”

Image

CHP’nin seçmene değil tabana ihtiyacı var

SENDİKA / 13 EKİM 2016

 

CHP’nin seçmene değil tabana ihtiyacı var

chp_genel_manset_1

-Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye siyasetindeki kurucu irade olması ve doğal olarak yaşı gereği hakkında en çok söz söylenen, sayfalarca yazılar yazılan bir siyasi parti konumunda. Bu durum temel olarak iki durumdan kaynaklanmakta: İlk olarak diğer siyasi öznelerin CHP’yi daha fazla tartışılır hale getirerek yıpratma çabası, ikincil olarak ise CHP’den olumlu anlamda politik bir konum bekleyen kesimlerin onun gelişmesi ve sağlıklı ilerleyebilmesi için katkı sunmaya çalışması. Bu yazının politik ve ideolojik bir savaş olarak yürütülen ilk durumla bir ilgisi bulunmamakta. Bu yazıda daha çok CHP’ye olumlu anlamlar atfeden kesimler ile CHP arasındaki ilişki sorgulanacaktır.-

Cumhuriyet Halk Partisi, sosyal demokrasinin evrensel değer ve kurallarını benimseyen, onları yaşama geçirmeyi amaçlayan bir sosyal demokrat partidir. CHP’nin sosyal devleti ve sosyal demokrasiyi öne çıkaran siyasetinin odağında, CHP, sosyal demokrat kimlikli bir parti olarak; çoğulculuk ve katılımcılığı, insan haklarını, özgürlük ve hukuk devleti kurallarına sahip çıkmayı, azınlık haklarına saygıyı, eşitlik ve adalet ilkelerini, dayanışmayı, barış ve hoşgörüyü, emeğin önceliği ve bütünlüğünü, çevrenin ve doğanın korunmasını, yani sosyal demokrasinin çağdaş evrensel değerlerini her koşul ve ortamda sahiplenir, politikalarında rehber olarak değerlendirir. (CHP Parti Programı, Sayfa 24)

Cumhuriyet Halk Partisi gerek parti tüzüğü ve parti programı gerek son seçimlerdeki hazırladığı seçim bildirgeleriyle yıllardır kemikleşen “CHP, sadece eleştirmek için mi var” algısını tam olarak yıkamasa da hayli yıpratmış durumda. CHP’ye oy vermeyen yurttaşlar üzerinde de CHP’nin bir iddiası olduğu ve ülkeyi yönetebileceği tezi çok güçlü olmasa bile eski dönemlere göre daha hakim bir konuma geldiği kabul ediliyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde %24,95 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde %25,31 olan oy oranından daha fazlası CHP’nin ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “karizma oylamalarına” yansımaktaydı. Keza seçim öncesi yapılan anketlerde Kılıçdaroğlu’nun liderlik yüzdesi %35’lere, “CHP’ye oy verebilirim” yüzdesi ise %30’lara dayanmış durumdaydı. Ancak CHP’ye oy veren ya da oy vermeyi düşünen yurttaşların genelinin yukarıda CHP’nin parti programından doğrudan alıntılanan sosyal demokrasi ilkeleri ile ne denli ilişki kurduğu meselesi daha önemli bir noktada durmakta. Yani bu kesim CHP’nin tabanı olarak kabul edilebilir mi edilemez mi tartışması önemini korumaktadır.

Seçimlerin tek kriter haline getirildiği ve demokratik yaşamın diğer unsurlarının iyice yok edildiği ülkelerde siyasi başarının en önemli kriterinin alınan oy oranı olması ve bu noktaya indirgenmesi şaşırılacak bir durum değil. Türkiye siyasi alanının “düşman tehdidiyle” esir alındığı ve oldukça popülist anlayışla ilerletildiği bu dönemde AKP ve Saray rejimine karşı yöneltilen her eleştiri “milli” olmamakla itham ediliyor ve anında illegal bir konuma oturtuluyor. Bu noktada özellikle son aylarda Saray’ın yan kuruluşu gibi çalışan MHP’yi bir muhalefet odağı olarak kabul etmek siyaset bilimine aykırı bir kabul olacaktır. Öte yandan parlamentodaki diğer muhalefet partisi HDP’nin de hem iktidar hem de PKK tarafından etkisiz eleman konumuna getirtildiği düşünüldüğünde parlamenter siyasi alanda beklentilerin odağında sadece CHP kalıyor.

Peki CHP bu tarihi sorumluluk üzerinde iken gücünü büyütmek için karşı paradigmanın etkisindeki İslamcı kesimlere ya da merkez sağın birikimi konumundaki salt AKP karşıtı olan kesimlere mi uzanmalı yoksa kendisinden toplumsal muhalefetin öncüsü olması noktasında beklentisi olan, ya da en azından CHP’nin ideolojik çerçevesine daha yakın kabul edilebilecek kesimlere mi uzanmalı?

AKP, kendi tabanını kendisi oluşturdu

İlk olarak şu tespiti yapmamız gerekiyor: Bugün Türkiye siyaseti rasyonel bir şekilde ilerlemekten çok uzak bir noktada sadece kimlikler ve aidiyetler üzerinden yürümektedir. Eğer siyasi alanda rasyonalite hakim olsaydı ve Türkiye’de işleyen normal bir demokratik yapı olsaydı AKP iktidarının bugüne kadar devam etmesi mümkün olamazdı. AKP’nin oluşturduğu seçmen kitlesi “normal” bir seçmen kitlesi değildir. AKP’ye oy veren kitle artık öyle bir konumdadır ki, iktidarın sadece doğrularını değil, yanlışlarını, hatta en büyük rezilliklerini bile savunur durumdadır. AKP öncesindeki Türkiye’de merkez sağ partilerin hikayelerini incelediğimizde bu durum daha iyi anlaşılmakta. Daha önceki merkez sağ partileri destekleyen seçmen kitlesi AKP iktidarında yaşanan kırılmaların daha küçükleri yaşandığında dahi desteğini çekme refleksi gösterebiliyordu (Merkez sağ seçmendeki destek çekme refleksinin siyasi bir tavırdan öte genellikle çıkar çatışması yada başarısızlıklar üzerinden olduğu da unutulmamalıdır). Bugün ise ne yaşanırsa yaşansın AKP’ye karşı koşulsuz bir şekilde devam eden bir kitlesel destek olduğu görülüyor. Zaten AKP ideologlarının yıllardır oluşturmaya çalıştıkları durum tam olarak da buydu. Yani kendi partisinin yanlışlarını, başarısızlıklarını görmeyen, görse dahi buna sesini çıkartmadan partisini savunmaya devam eden bir seçmen kitlesi. Yani AKP’yi destekleyenlerin sadece bir seçmen olma durumundan öte bir militan, hatta Erdoğancı bir militan konumuna getirildiği kabul edilebilir. AKP’nin bu durumu yaratabilmek için ise Sünni-Türk-Muhafazakar kesim üzerindeki yapay ezilmişlik duygusunu büyüttüğü ve oradan mağduriyet hikayeleri yaratarak bu kesimi etkisi altına aldığı görülüyor. AKP, kendisini bu kesime sadece bir destekleme ilişkisi olarak değil çok daha fazlası olarak kabul ettirdi ve ettirmeye devam ediyor.

Türkiye siyaseti, iki ana paradigmanın savaşının hakim olduğu bir alandır. En kaba ifadeyle; evrensellikten ve beşeri adalet ilkelerinden yola çıkan çağdaş ve aydınlanmacı, cumhuriyeti kuran iradenin paradigması ile kaynağını geçmişten alan, kendisini yeniliklere kapatmış gerici iradenin paradigması. Peki karşıda böylesine bütünleşik bir ilişki durumu varken CHP’nin yapması gereken nedir? CHP, kendisine oy vermesi pek mümkün olmayan bu gerici paradigmaya oy alabilmek için dahi göz kırpmamalıdır. Çünkü bu karanlıkta göz kırpmaktan başka bir şey değildir ve karanlıkta göz kırpmanın kimseye bir faydası bulunmamaktadır.

CHP, kendi parti değerlerini tam olarak benimsememiş kesimlerin oyunu alma “başarısını” gösterse dahi bunun uzun vadeli bir kazanım olmayacağı gayet açıktır. Alınan oylar yada diyelim ki böyle bir yöntemle kazanılacak bir seçim kültürel olarak iktidar olmak anlamına gelmeyecektir. CHP’nin önceliği seçmen kazanmak değil kendi paradigmasına yakın bir şekilde kendisine ait bir parti tabanı oluşturmak olmalıdır.

CHP, Siyasal İslam’ın etkisi altındaki kesimleri kazanmayı şimdilik ikinci planda tutmalı ve ilk olarak kendi çeperinde mücadele edebilecek tabanını oluşturmalı, ideolojik olarak burayı güçlendirmelidir. Tüm varlığını cumhuriyet ideolojisi ve CHP düşmanlığı üzerinden kuran gerici odaklardan mevcut şartlarda oy alabilmeyi beklemek, maalesef gereksiz bir iyimserlikten başka bir şey olamamaktadır ve yapılan her hamlenin çok hayati olduğu şu süreçte yapılması gerekenleri ertelemektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu sadece Alevi olduğu için meydanlarda yuhalayan, gündelik hayatta nefretle küfreden kesime rasyonel bir ilişki kurmayı ümit ederek yaklaşmak ve bu bağlamda siyasi propaganda yapmak hiçbir şey ifade etmemektedir. Kaldı ki bunun hiçbir şey ifade etmediği defalarca acı bir şekilde deneyimlenmiştir.

CHP, 2015 yılında yaşanan iki seçimde bir bakıma yapmayı denediği gibi siyasi gündemi sınıf çelişkisi ve yoksulluk gündemine getirmelidir. Kimlikler ve aidiyetler üzerinden AKP’yle özdeşleşmiş seçmen kitlesini bu gündemle AKP’ye karşı sorgulayıcı bir hal aldırmanın imkanlarını büyütmek için mücadele etmek ilk aşamada büyük bir kazanım olacaktır.

Merkez sağ seçmen CHP’nin tabanı değildir

Aynı zamanda bugün “seküler bir merkez sağ parti” olmadığı için CHP’ye oy veren kesimlerin de esasen CHP’nin kendi tabanının parçası olmadığı ve eskiden oy verdikleri formda bir partinin kurulması durumunda yeniden oraya yönelecekleri unutulmamalıdır. Yaşam tarzı olarak AKP’nin dayattığı tarza karşı olan, ancak evrensel sol değerleri benimsemeyen hatta insan hakları konusunda da pek fazla özgürlükçü olmayan bu kesimi “kemikleşmiş oy” olarak görmek uzun vadede sağlıklı olmayan bir tespittir.

Sonuç itibariyle, en genel haliyle ele alındığında dahi siyasal İslamcı kesimlerin ve bugün CHP’yle ilişkisi sadece mecburiyetten oy vermek olan merkez sağ kesimlerin CHP’ye, sosyal demokrasiye ve Türkiye soluna bir katkısı yoktur, olmayacaktır. CHP, oy kazanabilme umuduyla bu kesimlere yönelmekten uzak durmalı ve beraber yürüyeceği, Türkiye’de demokrasiyi beraber inşa edeceği demokrasi güçleriyle, toplumsal muhalefet odaklarıyla beraberliğini daha da güçlendirmelidir. Aksi halde CHP’nin ne kendisini gerçek anlamıyla büyütmesi ne de toplumsal muhalefete destek vermesi mümkün olmayacaktır. Bu durumdan daha tehlikelisi ise CHP’ye olumlu anlamlar atfeden kesimlerin CHP’ye karşı yaşadığı duygusal kopuş sürecinin hızlanması olacaktır. Bugün CHP’nin üzerinde tarihi bir sorumluluk olduğundan bahsettik; bir zamanların AKP destekçisi olan liberal solcular dahi bugün “CHP olmasa nefes alınamayacak” tezine gelmiş durumdalar, keza toplumsal muhalefet odakları da özellikle CHP içerisindeki sol damar ve CHP gençliği üzerinden geçmişte hiç olmadığı kadar CHP etrafına yaklaşmış bir konumdalar. Bu yakınlaşmayı sarsacak (10 Ekim anmasının olduğu gün İslam paneline katılmak gibi) anlaşılmaz tavırlar yapılmadıkça CHP kendisine taban oluşturmak konusunda zorlanmayacaktır. CHP, yazının başında parti programından alıntılan haliyle uyumlu, tutarlı bir şekilde mücadelesini ve muhalefetini büyüttükçe kendisini, tabanını ve Türkiye solunu da büyütecektir…

Image

Tecavüz değil haber rahatsız ediyor

JOURNO / AĞUSTOS 2016

Türkiye’de son yıllarda özellikle çocuk istismarı haberlerinden sonra bir takım çevrelerin refleksleri yaşanan bu olaylara karşı çıkmak yerine olayın haber yapılmasına karşı çıkmak oluyor.

Örneğin Karaman’da, Ensar Vakfı’na bağlı yurtlarda çocuklara toplu tecavüz olayını ortaya çıkaran kişi bir muhalefet odağı değil, işi toplumda yaşanan bu olayları ortaya çıkarmak olan bir gazeteciydi. Esasen haberi yapan muhabirin ya da çalıştığı gazetenin mevcut iktidara siyasi olarak yakın olması ya da olmaması haberin önüne geçmemesi gereken bir nokta. Ancak hükümete yakın çevrelerin neredeyse her gerçek haberi ‘hükümet karşıtlığı’ olarak tanımlaması gazetecilik-muhalefet ilişkisini en başından yanlış kurmaya neden oluyor.

Her muhabir, toplumda etki yaratacağı ve belki de bir şeyleri değiştirebileceği inancıyla haberini yapar ve haberini yaptıktan sonra da aslında haber, yapan kişiden ve gazetesinden de çıkmış olur. O haber artık kamunun olarak değerlendirilir. Gazeteci, “bir haber yapayım da birileri rahatsız olsun” diye haber yapmaz. Yapanlar varsa da onların adına gazeteci denmez. Ülkede yaşanan herhangi bir olayın ortaya çıkartılmasından sonra hükümetin zarar görmesi o haberin amacının hükümete, devlete zarar vermek amacıyla yazıldığı sonucunu ortaya çıkarmaz. Tam aksine gazetecilik kuramlarında basına atfedilen rol; haberleriyle, ortaya çıkardıklarıyla iktidar gücünü elinde bulunduranların kendilerini sorgulama ihtiyacı hissetmelerini sağlamaktır.

Çocuk istismarı ve tecavüz haberlerinden sonra bu olayların neden yaşandığını sorgulamak yerine neden bu olaylar ortaya çıkarılıyor, neden haberleri yapılıyor diye bu haberlere karşı tutum almak ağır bir patolojik vak’a olmaktan öteye geçememekte. Gazetecilik yapan herkes bilir ki; cinsel istismar vak’aları dünyanın her yerinde büyük bir haber değeri taşır ve bu olayları haberleştirmek muhabirin esas görevlerinden birisidir. Ayrıca cinsel istismar haberlerinin haber değeri niceliksel olarak da ele alınamaz, 45 çocuğun cinsel istismara maruz kalması ile 1 çocuğun maruz kalması aynı derecede haber değeri taşır.

Son olarak, Gaziantep Islahiye’de 9 aylık bir Suriyeli bebeğe tecavüz edilmesinin BirGün gazetesinden Hüseyin Şimşek tarafından ortaya çıkartılmasından sonra haberi yapan muhabir ve gazetesi dış güçlerin temsilcisi olmakla, devlet düşmanlığı ve vatan hainliği ile suçlanmakta. Normal bir insan daha haberin başlığını okuduğunda bile irkilirken bu suçlamaları yapanların bu hassasiyetin çok uzağında olduğu aşikar.

Özellikle haberin sosyal medyada gündem olmasından sonra operasyonel olarak başlatıldığı anlaşılan bu tepkileri açıklamak için iletişim bilimleri de sosyoloji de psikoloji de eksik kalıyor. Bu haberden sonra #Antepte9AylıkBebeğeTecavüz etiketi altında paylaşılan yorumlar doğrudan haberi yapan muhabiri ölümle tehdit etmeye kadar uzanıyor. Yorumlar incelendiğinde neredeyse hepsinin tek bir merkezden gelen akış çerçevesinde yazıldığını tespit etmek zor değil. Ancak algı oluşturma süreci de tam olarak burada başlıyor. Önce Twitter’da takipçi sayısı yüksek olan kullanıcılar diğer haberlerde olduğu gibi bu haberde de ‘devlet düşmanlığı’ seziyor ve sonrasında suya atılan taş etkisi gibi bu yaklaşım sosyal medyada dolaşıma sokuluyor.

Gazetecilik-siyasi muhalefet ilişkisini kuramayan gazeteciler olabilir, tıpkı gazetecilik-iktidara yakınlık ilişkisini kuramayan gazeteciler olduğu gibi. Ancak bir çocuk istismarı haberi üzerinden doğrudan siyasi tavır almak ve daha önce hiç tanımadığı bir muhabiri terörist olarak hedef göstermek gerçekten haberin doğruluğunu ve amacını sorgulamak mı?

Türkiye’de gazeteciliği kilitleyen nokta tam olarak bu, değil mi: Mevcut hükümete yakın olmayan gazetelerde yapılan tüm haberlere sistemli bir saldırı ve hem muhabirleri hem de bu gazeteleri itibarsızlaştırma çabası. En temel mantıkla: ülkede yaşanan herhangi bir sorundan elbette iktidar gücünü elinde bulunduranlar ve devleti yönetenler sorumlu. Gazetecinin görevi ise ulaştığı olayı doğruladıktan sonra haberini yapmak ve bunu gündeme getirmek. Nitekim bu haberlerden sonra özellikle sosyal medyada yapılan bu saldırılar esasen o muhabir ve gazete özelinde tüm gazetecilik faaliyetini hedef almakta.

Antep’te yaşanan olayın haberleştirilmesinden sonra Twitter’da yapılan bazı yorumlar bu bağlamda bilgi verici olacak:

Sol ve pkk basını ısrarla bu milletin önüne neden çocuk istismarı sunuyor?

Hangi algıyı bu milletin üzerine yapıştırmaya çalışıyorlar?

Bir OROSPU ÇOCUĞU peKAKALI (>@simsekhuseyinn<) ortaya yalanını attı, onbinlerce orospu çocuğu da sazanlık yaptı

@TuranOra @simsekhuseyinn güzel kardeşim helal olsun bende bunu söylemeye çalışıyorum algı yapıyorlar ülkemize tecazvüzcü demek istiolar

Tehlikeli olan nokta, bu yorumları yapanların, küfür edenlerin, hatta ölüm tehdidinde bulunanların ‘haberi yapan ve yaptıran terör odaklarına hizmet ediyor, devlet düşmanlarıdır’ yaklaşımı sayesinde başlarına bir şey gelmeyeceğinden emin olmaları. Yani birileri oturdukları yerden gazetecilik faaliyetine savaş açmış durumda ve buldukları yöntemle bunu çok kolay bir şekilde yaptıkları görülüyor.

Antep’teki tecavüz olayında ilk başlarda yapılan yorumların tamamı akıllarla dalga geçecek şekilde, “CIA, Twitter ve sol gazeteler devlete operasyon yapıyor” şeklindeydi. Twitter’da, hesabının adı ve profil fotoğrafı gerçek olmayanların haberin doğruluğu üzerinden gazetecilik dersi verdiği trajikomik bir vaziyet vardı. Daha sonra AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın Tweet’inden sonra haberin doğru olduğu da bir şekliyle kabul edilmiş oldu.

Namussuz sapık yakalandı. Sözün bittiği yerdeyiz. İnşallah idam çıkar da idam sehpasında geberir.

Ancak üzerine düşünülmesi gereken ve benzerlerinin de gayet yaygın olduğu şöyle bir yaklaşım gelişti:

Gazetecilik, ‘tecavüze değil haberinin yapılmasına karşı çıkan bir garip kitlenin’ saldırısı altında.

Gazeteciliği savunmak istiyorsak bu karanlık kitleyi çözümlemeli ve üzerine gitmeliyiz. Yoksa yapılan her haberden sonra ‘devlet düşmanı, terörist’ olmaya devam edeceğiz.

Image

Dertleri demokrasiyi değil kendi iktidarlarını korumak

SENDİKA / 20 TEMMUZ 2016

demokrasi_nobeti_mehter

Sivil ya da askeri fark etmeksizin her darbenin bir suç olduğunu, geçmişte tüm darbelerde mağdur edilen bu ülkenin onurlu insanları, yüzünü sola dönenler gayet iyi biliyor. Zaten bu insanlar yıllardır olduğu gibi bugün de darbeye karşı durmakta. Ancak bugün “demokrasi savunucusu” ilan edilen kesimlerin demokrasiyle uzaktan yakından alakaları olmadığı söylemleriyle ve eylemleriyle bir kez daha ortaya çıkıyor. Hiçbir suçu olmayan zorunlu askerleri tekbirlerle linç eden, idam isteriz diye bağıran, Ankara’da 10 Ekim Katliamı anıtını yıkan, Alevi mahallerine saldırmak isteyen, parklarda oturup kendi halinde alkol tüketenlere saldıran, Suriyelilere ait dükkanları yağmalayan bu güruhun demokrasi talebiyle ne alakası olabilir?

“Demokrasiye sahip çıkıyoruz” oyunu inandırıcı olmadığı gibi tehlikeli bir hal almaya başlıyor. Burada düşündürücü olan iktidarın ve ona yakın olan tüm mekanizmaların bir anda gösterdiği refleks ve bu refleksin bize gösterdikleridir. Emniyet teşkilatından yandaş tüm STK’lara, ekonomi odalarından spor federasyonlarına kadar Saray ve AKP rejiminin hakimiyeti altındaki kurumların refleksleri gerçekten demokrasiyi savunmak adına olsaydı yapılacak tek şey tebrik etmek olacaktı. Ancak biz böyle olmadığını biliyoruz. Bu yapıların tüm gücünü ortaya koymasının nedeni demokrasiyi korumak değil, mevcut rejiminin devamına hizmet ederek kendi işleyişlerini de garanti altına almak. Hemen hemen herkesin kafasında aynı soru var; bu darbe girişimi herhangi bir sol/sosyal demokrat ya da merkezde duran bir hükümete karşı yapılsaydı bugün demokrasi savunuculuğuna soyunan kitlenin tutumu ne olurdu?

TOBB’dan MÜSİAD ve TÜMSİAD’a kadar AKP’nin “Anadolu Aslanları” olarak kurguladığı tüm ticari ve ekonomik odaların koşulsuz bir şekilde mevcut rejime sahip çıkması suç ortaklığına ve sermaye hükümdarlığına sahip çıkmaktan başka bir şey değildir. Yaklaşık iki ay önce CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na hakaret boyutuna varan cümleler sarf eden TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun demokrasi adına nutuk atması samimi midir? En büyük başarısı “devlet büyükleriyle” fotoğraf çektirmek olan MÜSİAD ya da TÜMSİAD mensuplarından nitelikli bir demokrasi savunuculuğu beklenebilir mi? Saray etrafında şekillenen yapılardan Saray’ı savunmaktan başka bir şey beklemek en büyük yanılgı olacaktır. Bu yapılar kendi varlıklarını Saray ve AKP rejiminin onlara açtığı alanda kurmakta iken mevcut refleksleri kendi açılarından gayet anlaşılabilirdir.

Yaşanan bu gelişmeler bize sivil toplum kuruluşları etrafında tüm alanlara sirayet edebilmenin önemini gösteriyor. AKP’nin bizzat kurduğu, desteklediği, belirli alanları teslim ettiği STK’lar bugün en temel görevlerini yaparak kendilerini var eden güce sahip çıkıyor. Zaten bu kuruluşların var edilme amacı da bu değil mi? Öte yandan bu kuruluşların çağrı metinleri dikkatli incelendiğinde ilk saatlerde demokrasi adına yapılan çağrılar daha sonrasında “Cumhurbaşkanımıza ve hükümetimize sahip çıkıyoruz”a evrilmiş durumda.

Yani ilk başta örtük verilen mesaj daha sonra alenileştirilmiş şekilde sunuluyor.

AKP’nin kendisine yakın tüm sivil toplum kuruluşlarını “Milli İrade Platformu” etrafında bir araya getirmesi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Neredeyse her alanda faaliyette bulunan çeşitli kuruluşlardan oluşan platform son iki gündür özellikle Taksim Meydanı’nda bir araya gelen kitleleri mobilize etmekte önemli bir görev üstleniyor. Bu platformda çocuk tecavüzleri ile gündemde olan Ensar Vakfı’ndan Milli Eğitim Bakanlığı’nın Osmanlıca dil eğitimi taşeronu Hayrat Vakfı’na kadar pek çok İslami vakıf ve kuruluş bulunmakta. Aynı zamanda hemşehri federasyonları, vakıfları ve dernekleri de insanları mobilize etmek konusunda çok iyi bir şekilde kullanıldı ve kullanılmaya devam ediliyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bunun insanların kendilerine yakın gördükleri hükümete sahip çıkmasını eleştirmek olmadığıdır. Meydanlarda gövde gösterisi yapanların sadece kendilerine ve iktidarlarının sürmesine sahip çıkmalarını demokrasi sosuyla sunmalarıdır. Bu çıkış demokrasi kavramını sadece konuşmalarını süslemek için kullananların yapaylığına karşıdır.

Biz ise şimdilik ölmedik ama yaşamıyoruz da

Bütün bunlar yaşanırken Türkiye siyasi tarihinin en karanlık döneminden geçtiğimizi kabul etmek maalesef yarınların daha karanlık olabileceği gerçeğini örtemiyor. Karamsarlık, umutsuzluk ve belirsizlik yıkılamadığı gibi her geçen gün daha da büyüyor. “Daha neler göreceğiz” dediğimiz, yaşamadan önce “Mümkün değil, burada olmaz” dediğimiz her şeyi televizyonlarda canlı yayınlarda izleyerek yaşar hale geldik. Apolitik bir söylem diye dalga geçilen “Türkiye Iraklaşıyor, Suriyeleşiyor”yaklaşımının en politik gerçeklik olarak hayatımızın merkezine yerleştiğini yaşıyoruz. Yaşadıklarımızı tek tek olaylar olarak düşündüğümüzde bile her insanın psikolojisini yıkıma uğratmaya yetecektir, oysa biz bunları istikrarlı bir şekilde yaşıyoruz ve daha da kötüsü bir çıkış yolu bulamıyoruz. Durumumuza dair en iyi özet galiba “Şimdilik ölmedik ama yaşamıyoruz da…” olacaktır.

Kamusal alanın tamamına hakim olmaya çalışan bir rejim ve onun kurumları karşısında kendimizi yalnız hissetsek de asla yılmamamız gerektiği en büyük kabulümüz. Bu kirli savaşın en temiz noktasında olan bizler tüm karanlığa inat önce kendi hayatlarımızdan başlayarak renkliliği ve onurlu bir hayatı kurmak için mücadele etmeliyiz. Yapmamız gereken ilk şey bu yaşananların hepimizi tek tek ele geçirmesine engel olmaktır.

Gericiliğin, lümpenliğin ve örgütlü kötülüğün bizi teslim almasına izin vermeyelim…

Son olarak;

“Hiç hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar
Hiç hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar
Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar
Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar
Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler
Onlara aldırma hayyam…”

Image

Sözcü gazetesinin ötekileştirici ve milliyetçi misyonu

SENDİKA / 12 TEMMUZ 2016

sozcu_manset

Siyaset gündemiyle yakından ya da uzaktan ilgili herhangi bir vatandaşa Sözcü gazetesinin politik tavrı sorulduğunda gazetenin “AKP hükümetinin kategorik olarak karşısında olduğu, tüm politikalarına cephe aldığı” cevabının alınma ihtimali oldukça epey yüksek. Peki gerçek durum öyle mi? Yani Sözcü gazetesi gerçekten AKP rejiminin tüm ideolojik hamlelerine ve yaratmak istediği rejime tam olarak karşıda mı konumlanıyor, yoksa ana akım konularda AKP rejimini besliyor hatta onu bile aşıyor mu?

Sözcü gazetesi özellikle son bir iki yıl içerisindeki süreçte 250 bin ile 300 bin arasında bir tiraj bandına oturmuş durumda. Gazete bu tirajla en çok okunan ilk üç gazete içerisinde yerini sağlamlaştırmış gözüküyor. AKP’ye ve rejime sağdan muhalif bir yayın organı kalmadı ancak Sözcü, rejime sol cepheden muhalif olduğu kabul edilen gazeteler olan BirGün, Cumhuriyet ve Evrensel’den daha “makul” bir şekilde kabul ediliyor. Bu kabul ediliş de onu berberlerde, taksilerde, otobüslerde vb. kamusal alanlarda var etmiş oluyor. Bu bağlamda Sözcü gazetesini tabloid gazetecilik ile ana akım değerlerin kesişiminin muhalefetçilik ile soslanması olarak ele almak yanlış olmayacaktır.

Kamuoyu bir haftayı aşkın süredir Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunda yaptığı açıklamalarla meşgul durumda. Erdoğan, 2 Temmuz günü Kilis’te yaptığı konuşmada şu açıklamayı yapmıştı: “Konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığı’mızın bu konuda attığı adımlar var. Ellerinden geleni bakanlığımız oluşturduğu bir ofisle takip etmek suretiyle bu kardeşlerimize bu yardımı, bu desteği yaparak onlara vatandaşlık imkanını vereceğiz.” Bu açıklamadan sonra hükümete ve Saray’a yakın medya organlarında bu tezi destekleyecek haberler ve yazılar yazılacağını tahmin etmek zor değildi. Aynı zamanda Sözcü gazetesinin de bu konuyu Suriyeli düşmanlığı ekseninde ele aldığını görmek sürpriz bir gelişme olmadı. Yayın çizgisi olarak “öteki düşmanlığını ve nefretini” kuran bir gazete olan Sözcü’den Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunda insan hakları bağlamında bir tutum beklemek zaten boş bir beklentidir. Bu noktada Saray’ın ve AKP’nin de Suriyelilere vatandaşlık konusunu insan hakları bağlamında değerlendirmediğini söylemekte yarar var. Ancak Suriyelilere vatandaşlık verilmesinin siyasi rant olduğunu kabul etmek ve bunu dillendirmek ile Suriyelilere karşı nefret suçu işlemek arasında büyük bir fark var. İşte Sözcü gazetesi de tam olarak bu ikinci durumu yapıyor ve tüm ötekilere yaptığı gibi Suriyelilere karşı da nefret dilini kurguluyor. Sözcü gazetesinin, toplumda zaten var olan yabancıya karşı nefret duygularını beslemek adına 8 Temmuz, 9 Temmuz ve 10 Temmuz’da üç gün üst üste bu konuyu manşetine taşıdığını hep birlikte izledik. Bu üç günün manşetinde de Suriyelilere karşı nasıl bir nefret dili ile haberler yapıldığını gördük. Gazetecilik olarak ele aldığımızda buradaki mesele Suriyelileri de aşarak herhangi bir toplumsal kesime karşı yapılan bir saldırıydı.

Kendisini muhalif gazete olarak addeden ancak sıradan bir yurttaşın ürettiği politik argümanın ötesine gitmeyen/gidemeyen bu anlayış üç gün boyunca ısrarla ve inatla Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunu işledi. Bu konuyu işlerken, Suriyelilerin neden Türkiye’de yaşamak durumunda kaldığından, Suriye İç Savaşı’nın etmenlerinden, Suriyelilerin mevcut durumlarından uzak bir habercilik faaliyeti yapmayı tercih etti. Oysa bir gazetenin -özellikle muhalif olduğunu addeden bir gazetenin- yapması gereken ilk şey bu durumu bir sonuç olarak ele alıp bu sonuçları yaratan nedenleri ortaya koymak ve Suriyelilere düşmanlık yapmak yerine bu savaşa neden olanlara karşı olmaktır.

Milliyetçi dil, Saray/AKP rejimine hizmet ediyor

Sözcü’nün, toplumda zaten herkesin dillendirdiği konuları gazete sayfalarından süslü/sert ifadelerle verdiğinde politik argüman ürettiğini zannetmesi ve okurun bu gazeteyi okuduğu zaman kendisini bilinçlenmiş zannetmesi hastalığı tehlikeli boyutlara ulaşmış durumda. Çünkü bu hastalık açık bir şekilde yabancı düşmanlığı ve ırkçılık yaratıyor.

Kabul edileceği gibi Sözcü’yü en çok Kemalist sağ kesim okuyor. Diğer yandan evrensel sol değerlere daha yakın sosyal demokrat kesim de gazeteyi takip etmekte. Ancak gazetenin yayın çizgisinin yoğun bir milliyetçilik barındırdığını ve gazeteyi takip eden kitleyi de bu yönde konsolide ettiği görülmekte. İşte Sözcü tam olarak da bu yüzden tehlikeli. Yani bu gazeteyi okuyan, kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan ve örneğin Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy veren bir yurttaşın empoze edilen bu ağır milliyetçiliğinin etkisine girmemesi hayli zor. Yani Sözcü esasen evrensel sol değerlerle sosyal demokratların arasında kurulabilecek bir köprüyü engellemiş oluyor ve bunu tesadüfi olarak değil gayet bilinçli bir şekilde yapıyor. Sürekli olarak milliyetçi bir yaklaşımın sergilenmesi ister istemez  gazeteyi okuyan yurttaşların olaylar karşısındaki tepkilerini de bu yöne çekmiş oluyor. Bunun sonucunda da siyasette meşruiyetin kriteri “milli/yerli” olmaktır sonucu doğuyor. İşte Saray ve AKP rejimi ile Sözcü gazetesi tam olarak bu kriterde ortaklaşıyor. Rejimin iç siyasette yapmak istediği şey de tam olarak bu değil mi; siyasi alanı milliyetçilik çizgisinin içerisine çekerek ve terörle mücadeleyi politik malzeme yaparak kendisini tartışılmaz kılmak. Yani Sözcü gazetesi de böylelikle bu milliyetçilik yarışını sürdürerek rejime hizmet etmiş oluyor.

Sözcü gazetesi, yılların birikimi olarak mevcut AKP rejimine karşı cephe almış kitleleri etkisiz ve gereksiz muhalif argümanlara boğarak muhalif harekete hükümete yakın gazetelerden daha çok zarar veriyor. Manşetleriyle, haberleriyle ve köşe yazılarıyla insanların gazını almaktan başka bir şeye yaramayan gazete, öte yandan milliyetçiliği körükleyerek ülkenin diğer tüm sorunlarının örtülmesi mantığına hizmet etmiş oluyor. İşte bu nedenlerden dolayı Sözcü’nün Suriyelilere vatandaşlık verilmesi konusunda yaptıkları haberler de tam olarak bu bağlamda ele alınmalı.

Image

Alevileri tanımlamak üzerine bitmeyen fetişizm

SENDİKA / 01 HAZİRAN 2016

alevi_manset

Eminim bu yazıyı okuyacak olan herkes, bugüne kadar Alevilikle ilgili birçok muhabbette bulunmuş, tartışmaya katılmış ve farklı yaklaşımları gözlemlemiştir. Bu yazının maksadı Alevilikle ilgili kapsamlı bir teoloji tartışması yapmak değildir, keza böyle bir tartışma için senelerdir yürütülen tartışmalar, yazılan kitaplar dahi yetersiz kalmakta ve bazı sorulara cevap verememektedir. Zaten bu konuda hiçbir yaklaşımının tüm soruları cevaplaması da beklenmemelidir. Aleviliğin kaynak olarak tek bir yerden beslenmediğini kabul etmek, en azından asgari olarak ortak bir noktada buluşmak ve anlaşmak anlamına gelmektedir. Bu aşamada bu ortak nokta bizim için yeterli bir noktadır.

Türkiye’de Alevilerin yıllardır süren mücadelesinde karşılarına çıkan en büyük engel “kendinizi tanımlayın” engelidir. Esasen Alevilerin haklı olarak talep ettiği her şeyin karşısında bulunan engellerin temelinde bu “Alevileri tanımlama” fetişizmi bulunmakta. Peki nedir bu tanım meselesi? Bu aslında devlet aklının Alevilere karşı kullandığı en başarılı kaçış yoludur. “Aleviler kendisini tanımlamıyor, bir tane Alevilik yok ki, hangi Aleviliği esas alacağız” vb. tezler yıllardır devlet aklının ve gelmiş geçmiş neredeyse tüm hükümetlerin ortak tezleridir. Ülkede Sünniler, Hanefiler ya da etnik kimlik olarak Türkler, Kürtler, Araplar, Rumlar ya da diğer dini/etnik grupların “kendini tanımlama” zorunluluğu yok ama Alevilerin kendilerini tanımlama zorunluluğu var. Devlet aklı, Alevilerden homojen bir karışım gibi tek ve ölçülebilir bir grup olmalarını beklemekte bunu beklerken de kendi kontrol mekanizmasını kolaylaştırmayı amaçlamakta.

Peki Aleviler neden homojen olmaya itiliyor? Çünkü Alevilerin tekleştirilmesi ve onu besleyen farklı yaklaşımların yok edilmesi asimile sürecini daha da hızlandıracak ve Aleviliği devletin kontrolüne almanın önünü açacaktır. Doğanın kanunu gereği çoğulculuğun olduğu bir yer ile mücadele etmek yozlaştırılmış bir tekçiliğin olduğu yerle mücadele etmeye göre çok daha zordur. İşte bunu gayet iyi bilenler Aleviliği yozlaşmış bir tekçiliğe sürüklemek istiyor. Bunun karşısında duracak ve bu sürüklemeyi durduracak olan ise  Alevilerden başka kimse değildir.

Kent hayatı Alevi pratiklerini engelledi

Geçtiğimiz haftalarda katıldığım bir panelde konuşma yapan Ankara Üniversitesi SBF Öğretim Üyesi Pınar Ecevitoğlu “Kentli Alevi gençleri bağlama çalmak için kursa gitmek zorundalar” yaklaşımını kurunca bu yaklaşımın acı gerçekliğini kabullenmek durumunda kaldım. Çevremize baktığımızda özellikle büyük kentlerde Alevi gençlerin tıpkı Alevi olmayan gençler gibi bağlama öğrenmek için çeşitli kurslara gittiklerini ve esasen kendi hayatlarında zaten olması gereken bir ritüeli yabancı bir öğretiymiş gibi öğrendiklerini görüyoruz.

Bağlama sadece bir enstrüman değil, Alevi inancının içinde inanç sisteminde ve ibadetinde çok önemi olan bir kültür taşıyıcıdır. Kır hayatında ve gelenekselliğin devam ettiği dönemde çocukluğundan itibaren bağlama ile büyüyen Alevi gençleri bugün bu durumdan çok uzaktalar ve adeta piyano, keman ya da mandolin çalmayı öğrenmek için olduğu gibi bağlama için de kurslara gidiyorlar. Bağlama ve Alevi Gençler üzerinden kurulan bu metafor esasen kentleşmenin Alevi pratiklerini engellemesini gözler önüne sermektedir ve gelinen noktayı göstermektedir.

Tabi ki değişen ve devreden bir dünyada her şeyin aynı kalmasını beklemek gericilikten öteye gidemeyecektir. Ancak Alevilerin kendi ritüellerine sahip çıkmaları, gerekirse dünyanın değişim hızına karşı da mücadele edilmesi gereken bir mecburiyet halini almıştır. Kent girdabının içinde yok edilmeye çalışılan tüm bu ritüeller gerekli bilinç oluşturulmazsa zamanla tam olarak yok olacaktır. Kentlerde, “kültürel Alevilik” olarak ilerleyen Alevilik formu aslında Alevilik ile Alevilerin arasındaki mesafeyi açmakta ve Aleviliğin yüzeysel pratiklerini koruyor gibi gözükse de tüm derinliğe zarar vermektedir. Teolojik olarak kendi dede ocağını, kendi anlayışını bilmeyen milyonlarca kentli Alevi çok basitleştirilmiş Alevilik imgelerine tutundurulmakta ve bunlara tutunduğu için asimile sürecinin dışında olduğunu zannetmektedir. Oysa ki görünürden daha fazla görünür olmayarak işleyen bu tekleştirme, yozlaştırma ve nihayetinde asimile etme süreci özellikle kentli tüm Aleviler üzerinde yoğun bir şekilde etkili olmuş durumda.

Öte yandan, görece laikliğin daha işler olduğu geçmiş dönemlerde bile kimliklerini gizleme ihtiyacı duyan kentli Aleviler, siyasal İslamcılığın en yoğun olduğu bu günlerde bu kimlik gizleme ile benliğini kabul etmek ve bunu savunmak arasında müthiş bir çelişki yaşamaktadır.  Hiç şüphesiz bu durumu yaratan Aleviliğe ve Alevilere olan muazzam ideolojik ve fiziki saldırı ortamıdır. Bu geniş yelpazeli saldırı ortamının vicdani olarak bir şeyler yapmak isteyen kentli Alevilerde bir arada durma ve birliktelik ortamı yarattığı gözlemlenmekte. İşte bu dürtülerin yoğunlaştığı böyle bir dönemde kültürelcilik formunu daha ileriye götürmek bu saldırılara karşı direnişin en önemli ayağı olacaktır. Bugün Aleviler son dönemlerde hiç olmadığı kadar kenetlenmeye hazır durumda, bu enerji doğru kullanılırsa başta Alevilik olmak üzere tüm “ötekilere” karşı yönelen ideolojik ve inançsal tüm baskı politikaları başarısızlıkla sonuçlanacaktır.

Sonuç olarak, Aleviler önce kendilerinin tanımlanma zorunluklarını reddetmeli ve tüm çoğunlukçu damarları yaşatarak ve daha da zenginleşerek Anadolu coğrafyasında varlığını sürdürmeye devam etmelidir. Tıpkı yüzyıllardır olduğu gibi…

Image

Euro 2016 ve medyada milliyetçiliği pompalama yöntemleri

JOURNO / HAZİRAN 2016

Simon Kuper’in meşhur kitabının başlığı da olan ‘Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’ yaklaşımı her ne kadar başka bağlamları olsa da futbol ve medya üzerinden milliyetçilik nüvelerinin yeniden üretilmesinde gayet özetleyici.

Medyanın mı toplumun reflekslerini oluşturduğu yoksa toplumun reflekslerine göre mi medyanın biçimlendiği tartışmaları konu futbol ve milliyetçilik olunca iç içe geçiyor. Çünkü futbol, milliyetçilik ve medya ilişkisi sürekli birbirini besleyen ve yeni malzemeler üreten komplike bir sistemin yansıması.

Milliyetçiliğin hakim olduğu tüm alanlarda olduğu gibi futbolda da ana çıkış noktası ‘biz’ ve ‘onlar’ karşıtlığı. Bu karşıtlıktan şekillenen pratik, özellikle milli takımın ve kulüplerin Avrupa takımlarıyla oynadığı maçlarda kendisini göstermekte. Nihayetinde bu milliyetçiliğin dolaşıma sokulmasında medya merkezi bir rol oynuyor. Milli takım maçları ile ilgili yapılan haberlerde, ‘Türkiye halkları’, ‘Türkiye vatandaşları’ gibi ifadelerin yerine ‘Türk milleti’ ya da ‘Türkler’ gibi doğrudan etnik köken temelli ifadelerin kullanılması da bunun bir göstergesi.

haberturk-o-kudret-asil-kanda-mevcut

Milliyetçilik en genel ifadeyle iki ana damardan besleniyor; kendi milletini üstün görme ve diğer milleti ötekileştirme, düşmanlaştırma. Milliyetçiliğin bu iki damarı futbol üzerine de aynı şekilde yansımakta. Yani tamamen etnisiteye dayalı bir şekilde milli takımı üstünleştiren bir anlayış ve milli takımın rakiplerini düşmanlaştıran anlayışın birlikteliği.

Milliyetçilik, kendisiyle birlikte ötekileştirici dili, cinsiyetçi yaklaşımları ve militarist dili de yeniden üretmekte ve medya da bunları bir bütünsellik içinde kullanmakta ve dolaşıma sokmakta. Milli takımın maçları öncesinde ve sonrasında gazetelerin haber metinlerine, başlıklarına bu bütünsellik doğrudan yansımakta. Gazeteler, milli takımın rakibi ile ilgili hem ırkçı hem cinsiyetçi hem de militarist bir dili aynı haber içinde kullanarak ‘büyük başarılara’ imza atabilmekte.

Milliyetçiliğin yeniden üretiminin gerçekleşmesini sağlayan en önemli aracın medya olduğu bir gerçek. Bu yeniden üretim gerçekleştirilirken ise tesadüfi bir işleyişten ziyade belirli bir sistematik içerisinde çeşitli yöntemler kullanılmakta. Bu yöntemlerin temelinde ‘öteki yaratmak’ var.

Yazılan haberler, yapılan sözcük tercihleri tarafsız değildir, hepsinin önemli ideolojik anlamı vardır. Bu anlamları yaratmak içinse en çok kullanılan taktikler; genelleştirme, edilginleştirme, adlaştırma, aşırı leksikalizasyon, retorik ve aktarma biçimleridir. Genelleştirme rakip takımın/ülkenin içinde herhangi bir küçük grubun tepki çeken eyleminin genelleştirilerek bir ulusa mâl edilmesi ve bunun üzerinden düşmanlık yaratılması olarak örneklenebilir. Edilgenleştirme haber dilinde cümlelerin aktif değil edilgen olarak kurularak eylemin somut öznesinin gizlenmesi. Adlaştırma da edilgenleştirmeye benzer olarak öznenin gizlenmesi ve bir bilinmezlik yaratılması. Ötekilik duygusunu yaratmada en önemli yöntem ise aşırı leksikalizasyon. Haber metinlerinde ötekinin olumsuz imgelerinin sürekli ön planda tutulması ve ‘biz’ anlayışının olumlu imgelerle nitelenmesi aşırı leksikalizasyon yöntemidir.

Milliyetçilik, futbol, medya ilişkisi kendisine en çok milli takım maçlarında yer bulmakta. Gelişen bu milliyetçilik formu tüm özellikleriyle o maçlar öncesinde ve sonrasında kendisini göstermekte. Medyanın da bu milliyetçilik formunun yeniden üretilmesindeki rolü hayati. Medya, gayet planlı bir şekilde devlet aklının tahakküm kuramadığı bu alanda stratejik bir şekilde gündelik hayata etki ediyor.

Euro 2016 turnuvasında da Türkiye basınının milliyetçiliği aşırı bir şekilde pompalayarak ‘muazzam çalışmalara’ imza atacağı şimdiden hissediliyor.

Bu noktada milli takımı desteklemek ile milliyetçi dile teslim olmak arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. Ana akım medya ve özellikle hükûmete yakın gazeteler bu milliyetçi dili istikrarlı bir şekilde pompalarken alternatif haber metinlerinde bu dilden mümkün olduğunca uzakta durmak gerekiyor.

Image

Haberciye saygı: ‘Kopyala-yapıştır’ın da bir raconu olmalı

JOURNO / 2016 MAYIS

Gazeteciler tarih boyunca gerçeğin peşinden gitti, yaptıkları haberlerle vatandaşa gerçeğin bilgisini sunmaya çalıştı ve toplumsal hayatta önemli bir yer tuttu. ‘Sağlıklı işleyen gazetecilik’ her zaman gizleneni ortaya çıkarmaya, yalanı teşhir etmeye ve liberal kuramın ona atfettiği gibi demokrasinin dördüncü gücü olmaya çalışmıştır. Akıp giden bu süreçte gerek dünya gerek Türkiye siyasi tarihine baktığımızda gazeteciliğin ve yapılan haberlerin çok büyük etkilerinin olduğunu görüyoruz. Bir haberin hükümetleri devirebildiğini, büyük toplumsal direnişleri başlattığını ve hepsinden öte ciddi farkındalıklar yaratabildiğini pek çok örnekte yaşadık ve hiç şüphesiz yaşamaya da devam edeceğiz. Son yıllarda gazeteciliğin köşe yazarlığı sanılmasına inat bu etkilerinin büyük çoğunun muhabirlerin haberlerinden kaynaklandığı da bir gerçek.

Haber kime ait?

Ancak muhabirlerin uğruna yoğun çaba harcadığı ve kimi zaman büyük sonuçları olan özel haberlerinin kaynağından koparılarak dolaşıma sokulması emeğe saygısızlığın yanında ciddi de bir sorun. Bu tartışmanın kökeni ise yapılan haberin muhabirin mi yoksa kamuoyunun mu olduğu. Muhabir üzerinde çalıştığı haberi kendi merakını gidermek için yapmaz. Haberi yaparken bunun toplumda bir karşılığının olmasını ve mümkün olduğu kadar fazla dolaşıma girmesini, daha çok insana ulaşmasını bekler. Yani gazeteci haberini halk için yapar ancak o haberi yaparken verdiği emek, aldığı riskler tamamen kişiseldir ve burada ortaya konulan emeği görmezden gelmek hiçbir ahlaki forma uygun değildir.

Tabii geleneksel medya yöntemleri ile yeni medya yöntemlerinin beraber yürüdüğü mevcut dönemde muhabirin yaptığı haberin kopyalanmasına engel olması mümkün olmuyor. Hiçbir muhabir benim haberimi başka bir gazete, dergi, dijital haber medyası kullanmasın” yaklaşımında olamaz ve olmamalı da. Ancak yine hiçbir muhabir günlerce emek verdiği haberinin -imzası silinerek- binlerce farklı adreste yer almasını istemeyecektir. Unutulmasın ki; ne kadar tecrübeli olursa olsun bir muhabir için en büyük haz haberini okurken imzasını orada görmektir.

Peki, burada dengeyi nasıl kurmalıyız? Benim yaklaşımım şöyle:

  • Haberler ne kadar halkın haber alma hakkı için yapılsa da onları üretmek için emek veren muhabir/muhabirler vardır. Rutin haberler olmasa bile en azından özel haberlerde bu emeği göz ardı etmemek gerekir.
  • Haber, dijitale aktarıldığı anda binlerce web sitesi o haberi aynen kopyalıyor ve sosyal medyanın da desteğiyle hızlı şekilde dolaşıma giriyor. Haberi yapan muhabirin adı ve çalıştığı kurum bu kopyalamada kendine yer bulsa bile, okur haberi merkezinden değil aracısından almış oluyor. Burada holding medyasının ‘site trafiği’nin derdinde değiliz ancak çok önemli haberlere imza atan alternatif/muhalif medya için özgün haberlerinin kendi web sitelerinde okunması hayati bir önem taşıyor. Çünkü zaten mahrum bırakıldıkları ilan ve reklam gelirine kasıtlı olmasa bile bir darbe de böyle vurulmuş oluyor. Yani “X gazeteden Y kişinin haberine göre” kalıbını kullanarak o haberi tamamen kendi mecrasına taşıyan bir haber sitesi aslında o haberi yapan muhabirin ve onun çalıştığı kurumun gelirini çalmış oluyor.
  • Burada bazı dijital mecraların halihazırda kullandığı yöntem dengeli ve pratik görünüyor: Haberle ya da özel bir demeçle ilgili bir bölümü kendi mecrasına taşıyarak haberleştirmek ve haberi yapan kuruma bağlantı (link) vermek. Bu yöntem kullanıldığında hem haber dolaşıma sokuluyor hem haberi yapan muhabirin emeği göz ardı edilmiyor hem de haberi yayımlayan gazetenin ekonomisine ‘tık katkısı’ sağlanmış oluyor.

Haberleri kopyalanan gazeteciler ne diyor?

Hüseyin Şimşek (BirGün)
Bir internet sitesi yapılan haberi isimsiz olarak kendi bünyesine aldığında diğer siteler veya gazeteler onu alıp kendi muhabirinin imzasıyla yayınlayabiliyor. Bazı yerler ise sadece kurum adı yazıyor. Yetmez, muhabir adı da mutlaka olmalı. Haberler için büyük emek harcıyoruz ve bunun bizim emeğimiz yok sayılarak dolaşıma sokulması büyük bir saygısızlık.

Ozan Çepni (Cumhuriyet)
Haber temel olarak bir fikir işçiliği ürünü ve herhangi bir yer ya da kişi kaynak belirtmeden bunu kullandığında açık bir intihal ortaya çıkıyor. Temel bir emek hırsızlığı olarak, sosyal medyada ve dijital medyada karşımıza çıkan bu durum, bir diğer boyutuyla da bilgi kirliliğine yol açıyor. Çünkü kullanılan haberler farklı görsel ve içeriklerle birleştirilebiliyor, kendisine ait olmayan ifadeler haberi ilk üreten gazeteciye mal edilebiliyor.

Image

Rejimin 15 Temmuz Sonrasındaki Müttefiği: Sağ Kemalistler

YENİ ARAYIŞ / 30 AĞUSTOS 2016

Hiç şüphesiz on yıllar sonra bugünlere dair siyasi incelemeler yapılırken ve yaşadığımız günlerin siyasi tarihi yazılırken bugüne dair her açıdan daha detaylı değerlendirmeler yapılabilecektir. Ancak bugün bizim durduğumuz yerden geriye doğru baktığımızda 3 Kasım 2002’de AKP iktidarının başladığı günden bugüne gelen süreci kabaca 3 döneme ayırabiliyoruz. 2002-2007 arasında özellikle dışarıya karşı demokratlık rolü için içinde olunan ilk dönem, 2007-2011 arasında o zamanki müttefik Gülen Cemaatiyle birlikte devletin yönetimine tam hakim olunan dönem, 2011’den bugüne; gerek Gülen Cemaatiyle ayrılık gerekse diğer kronikleşen sorunların iyice derinleştirilmesi sonucunda nihai hedef olan tekçiliğe dönüşülen dönem.

AKP’nin 14 yıllık iktidarı boyunca iktidarın iki ana alanından biri olan “rızayı” dönemsel olarak farklı müttefikler ile kurguladığı ve bu dönemsel müttefiklerini teker teker kullanışlı aptallara çevirdiği sonuç olarak bunun üzerinden kendi gücünü arttırdığı bugün daha net bir şekilde görülebilmekte. İktidarın ilk yıllarında İslamcı damarını geriye çekerek vitrine liberal politikaları koyması aslında tam olarak iktidarı oluştururken zor’a değil rıza’ya dayalı bir strateji izlendiğinin yansımasıdır. Tabi ki buradaki rıza kavramı AKP iktidarının ‘zor kullanma tekelinden’ yana olmadığı sonucunu doğurmuyor, tam aksine zor kullanma tekelini kazanana kadar yüzeysel bir rıza ve toplum-devlet ilişkisinde uzlaşı görüntüsü üzerinden güç depolamaya işaret ediyor.

Örneğin: 2010 referandumunda AKP hükümetinin Evet kampanyası ve Gülen Cemaati’nin aşırı istekli çalışmalarına ek olarak Türkiye Siyasi Tarihinin en anlaşılmaz tavrı olan “Yetmez ama Evet”i savunan kesimler o dönem için AKP hükümetinin ve bugün yarattığı rejimin müttefiki ve büyük oranda besleyicisi konumundaydılar. Bu konuda yapılan eleştiriler sonrasında “Yetmez ama Evet diyen kesimlerin oy gücü ne ki bu kadar yükleniliyor” cevapları verilse de o dönem AKP’nin kendisine farklı sebeplerden mesafe koyan tabanına “Solcular bile Evet veriyor siz nasıl hayır vereceksiniz” şeklinde bir kapalı kapı arkası seçim kampanyası yaptığı ve bunun etkisi gayet iyi biliniyor.

Bugüne geldiğimizde ise Kürt Sorununun çözümüne dair başarısız olunan bir barış sürecinden başlamak üzere rejimin gitgide  “millilik” üzerine sürdürdüğü siyasi alanda AKP’nin ve Saray’ın en kilit müttefiki olan kesimin sağ-Kemalistler olduğu görülüyor.

SİYASETTE “MİLLİLİK” DÖNEMİ

7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 genel seçimlerinde iktidar partisinin söylemlerinin daha önce olmadığı kadar millilik vurgusu üzerine oturtulması bu yeni müttefikliğin bir habercisi olarak kabul edilebilir. Kaldı ki Türkiye gündeminin son bir yıldır yaşadığı her kırılma anında bu millilik vurgusunun daha da arttığını hep birlikte yaşıyoruz.

İki Siyasal İslamcı odağın iktidar kavgasının sonucu olarak yaşanan 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra siyaset alanı iyiden iyice milliliğe, milli mutabakat ortamına sıkıştırılmak isteniyor. Çünkü hedeflenen tekçi yapıya gidişin en kestirme yolu “biz/bizden olmayanlar” siyaseti yapmaktan geçmekte.

Bu “milli siyasetin” yeni müttefik olduğunun bir göstergesi de ana akım medyada görüşlerine yer verilen ve uzun tartışma programlarında konuk olan isimlerdir. Geçtiğimiz haftalarda merkez medyanın iki önemli haber kanalının birisinde Metin Feyzioğlu konuşurken, diğerinde ise Doğu Perinçek konuşuyordu. Buradan da anlıyoruz ki 15 Temmuz sonrası mutabakatın sınırı tam olarak bu kadar. Zaten hem Perinçek hem de Feyzioğlu misyonlarını başarılı bir şekilde yerine getiriyorlar; milli olmak vurgusuyla tekleşmeye hizmet etmek. Aynı zamanda biliyoruz ki, medyada “konuşturulan” odaklar hiçbir zaman tesadüf değildir. Birileri onların konuşmasını uygun bulur ve vitrine çıkartır.

Metin Feyzioğlu da geçtiğimiz haftalarda 15 Temmuz için yaptığı açıklamada “Vatana karşı bir hareketti. O yüzden şezlonglarında denizi seyrederken ‘Serinlemeden önce bir çakayım da ondan sonra denize gireyim’ diyen iyi niyetli kardeşlerimize, vatandaşlarımıza ‘Olaylar oradan görüldüğü gibi değil’ diye seslenmek istiyorum” derken yıllardır İslamcı cenahın kurguladığı ve bunun üzerinden kendi tabanını konsolide ettiği “plajda oturan elitistler” yaklaşımını yeniden inşa etmiş oluyor. Aynı zamanda Feyzioğlu bu yaklaşımıyla gayet AKP’nin ve Saray’ın işine gelecek şekilde bu iktidar kavgasının sebeplerini, Fethullah’ın nasıl bu kadar güçlendiği gerçeğini göz ardı etmeye hizmet etmiş oluyor.

Bugün AKP ve Saray rejimi, meşru siyaset alanını sadece millilik vurgusu üzerine sıkıştırma politikasını genişletmek ve siyasetin içinde tüm alanları bu noktaya hapsetmek istiyor. Rejim, bunu yaparken özellikle ulusalcı seçmenin devlete bağlılık üzerine şekillenen yaklaşımını istismar ediyor. “Muhalefet de milli olmalı” yaklaşımı, işlerine gelmeyen, kendilerine yönelik nitelikli eleştirileri milli değil diyerek itibarsızlaştırma hedefinden başka bir şey değildir. Zaten milli olmak nedir, neyin bu çizgide olduğuna kim karar verebilir? Ülkede yıllardır millilik üzerine, vatan sevgisi üzerine ahkamlar kesen Siyasal İslamcıların TBMM’yi bombaladığını, kendi halkına ateş açtığını hep birlikte görmedik mi? Vatan hainliğiyle, devlet düşmanlığıyla suçlanan Alevi, Sol yurttaşların ise hiç bir zaman böyle bir eylemin içinde olmadığını…

Sonuç itibariyle,  AKP rejimini ona karşıt gibi gözüküp aslında ana damarlarını sürekli besleyen liberal sol ve ırkçı ulusalcılık formu bugünlere getirdi. Liberal Sol, AKP’nin demokratik olabileceği yanılgısını inşa ederken katı ulusalcılık son dönemde milliyetçilik konusunda rejimi sürekli besleyen bir pozisyonda. Burada sunulan katkı “isteyerek” olmayabilir. Ama gelinen noktada bu iki farklı kesimin yaptıklarıyla AKP’ye kazandırdıkları ortada. Tabi ki Liberal Sol ve Ulusalcılık aynı cepheden değil farklı cephelerden AKP rejimine katkı sunmuş oldu. Bunun kazananı ise AKP ve rejimi oldu, olmaya devam ediyor.

Siyasi alanı tek bir çizgiye hapsetmeye çalışan bu anlayışa karşı yapılması gereken ise; ülkede yürütülen bu acımasız cadı avından rahatsız olan büyük çoğunluğu çoğulcu ve özgürlükçü bir söylem etrafında birleştirebilmektir. Cumhuriyeti kuran partinin liderine karşı suikast girişiminde bulunulan bir ülkede hiç bir yurttaşın can güvenliğinin kalmadığı ve bunun sorumlusunun da AKP’nin yıllardır ısrarla uyguladığı kutuplaştırıcı politikalar olduğu tüm meydanlarda anlatılmalıdır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “onlar pireyi deve olarak anlatırken, biz deveyi pire olarak anlatamıyoruz” tespiti üzerine düşünülmeli ve bu durum tersine çevrilmelidir…

 

Image

AKP Hegemonyası Nasıl Yıkılabilir?

YENİ ARAYIŞ 12 NİSAN 2016

Türkiye, Cumhuriyet’in tüm kazanımlarını sistematik olarak reddeden, Osmanlı dönemine öykündüğünde bile en gerici formları esas alarak şekillenen, bilime, sanata, barışçıl bir toplumsal düzene, kısaca insanca yaşamaya dair hangi değer varsa ona düşman bir zihniyetin iktidarını yaşamaktadır. 2016 yılından geriye dönüp baktığımızda AKP hükümetleriyle geçen 14 yıllık süreçte yaşanan hiçbir politikanın tesadüf olmadığını ve arkasında derin bir “savaş mantığı” olduğunu bir kez daha görüyoruz.

AKP’nin kendisini liberal sol çevreler aracılığıyla demokratik gösterip belirli bir meşruiyeti sağladıktan sonraki başkalaşımı bazı kesimler için yanıltıcı olarak nitelendirilse de bunun böyle olacağını görmemek esasen mümkün değildi. Ancak 1980 darbesi sonrası Kenan Evren tarafından yaratılan ve Türk-İslam sentezine oturtulan yapay Atatürkçülük biçimi üzerinden topyekün bir Cumhuriyet rejimi ve Mustafa Kemal karşıtlığı yapan çevreler AKP’nin demokrat olabileceği yanılgısına düştüler. Bugün geldiğimiz noktada o çevrelerden insanlar da bunun mümkün olmayacağını gördüklerini söylemekteler. İşte bu noktada AKP’nin hegemonyasıyla sağlıklı bir şekilde mücadele edebilmenin yolu bilgiye dayalı siyasette ısrar etmekten geçiyor ve bunu örgütlemek görevi de en çok CHP’ye düşüyor.
PARTİ ÖRGÜTLERİ FİKİR ÜRETMELİ
Demokrasinin dört yada beş yılda kurulan sandıkta oy kullanmaya indirgendiği bir atmosferde politikada aktör olanların da “deneyimli siyasetçiler” olması sürpriz bir durum değildir. Hiç şüphesiz siyasi örgütlenmelerde deneyim göz ardı edilemez ancak özellikle parti örgütlenmelerinde gençleri salt iş gücü olarak gören anlayış kesinlikle sağlıklı çözümler üretememektedir. Partilerin gençlik örgütleri ana kademe siyasetin bir kopyası değildir ve olmamalıdır. Bugün özellikle CHP gençlik örgütlerindeki gençlerin büyük bir kısmı üniversite öğrencisidir ya da öğrenci olmasa dahi belirli ölçülerde okuyup yazmakta ve fikir almaya çalışmaktadır.
Fikir üretebilmek için mücadele etmeye çalışan bu gençliğin sadece bayrak asmaya yarayan gençler olarak görülmesi siyasetin bilgisiz hale getirilmesine ve esasen AKP’nin yaratmak istediği düzene hizmet etmektedir. Siyasette bilgisizliği kutsayan bir zihniyetle mücadele etmek için siyasetin her alanında bilgiyi ve fikri ön plana çıkartarak sağlıklı bir perspektif yaratmak her şeyden önce mecburi bir görevdir. Partilerin büyük kurumlara dönüşmesinin ve gençlik örgütlerinin de ana kademeye benzeyen örgütsel yapıyla kurulmasının en büyük zararı basit delege hesapları, hakim olma savaşları gibi son derece sığ ve gündelik bir noktada takılıp kalan bir işleyiştir. Oysa özellikle genç siyasetçilerin konusu delegeler ve kongre savaşları değil fikirsel tartışmalar olmalıdır. Aynı rutinler üzerinden yıllarca ilerleyen bir parti bürokrasisi bir yerden sonra gerilemeye mahkumdur. Gençliği partinin kalın çizgilerine hapseden ve fikir üretmelerine olanak tanımayan anlayış esasen o partinin en büyük düşmanıdır. Gençler bizim yarınımız demekten ziyade gençlerle bugün bir fikirsel ortaklık kurabilmek bu konuda yapılması gereken ilk şeydir.
TOPLUMSAL MESELELERLE İLGİLENEN BİR GENÇLİK
Bilgiye dayalı siyasetin yapılabilmesi ve toplumsal meselelere doğru çözümler getirilebilmesi için ilk aşama bu meseleler hakkında bir farkındalık yaratabilmektir. Farkındalık yaratabilmek için de bu konularda parti içi veya parti dışı nitelikli eğitimler verilebilmeli ve bir işleyiş oluşturulmalıdır. Yani kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan bir genç; toplumsal cinsiyet eşitliğinde, çevresel politikalarda, yeni medya konularında, siyaset felsefesinde, aktivizm pratiklerinde ve bunlar gibi birçok konuda bilgi sahibi olmalı aynı zamanda bu kavramlar üzerinde bir tartışma yürütebilmelidir.
Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olmasından sonraki süreçte CHP içerisinde gençlerin fikir üretmesini destekleyen bir anlayış her geçen gün daha da güçlenmekte. Bizzat Kılıçdaroğlu da her ortamda gençlerin fikirlerini dinlemekte ve belirli şekilde politikasının içerisine bu fikirleri dahil etmektedir. Ancak gençlerin fikirlerine önem vermeyen bir liderin olması durumunda bunun mücadelesini verebilmek için öncelikle tüm gençlerin kendisini çok iyi bir şekilde yetiştirmesi ve alttan üste doğru bir baskı kurabilmesi gerekmekte. Neo-liberalizm, bireyler üzerinde uzmanlık dalları yaratmakta ve bireylerin tek bir konuda uzmanlaşmasını öngörmekte. Oysa ki insanların ve özellikle gençlerin analitik düşünerek tüm toplumsal meselelerle ilgilenmesi ve esasen bu meselelerin birbiriyle bağlantısını görmeleri sağlanmalıdır. Yukarıdan verilen hiç bir hak uzun vadede bir kazanım değildir.
Zihniyetin değişmesi için bu anlayışın içselleştirilmesi bir mecburiyettir. Toplumsal meseleler hakkında bilgili, dünya ve ülke gündemini takip eden gençlerin parti görevlerinde aktif hale gelmesi hem Türkiye Sosyal Demokrat hareketi hem de CHP için büyük bir kazanç olacak ve iktidar olabilmenin yolunu açacaktır.
CHP, BİLGİYE DAYALI SİYASETİ ÖRGÜTLEMELİ
AKP kendisini sistem içinde bir parti olarak değil yeni bir kurucu irade olarak görmekte. Anayasayı değiştirmeyi söylemek yerine “yeni anayasa” söylemi de bunun bir göstergesi. Toplumsal meşruiyetini STK’lar ve Vakıflar üzerinden kuran, siyaseti sadece parti örgütlerine indirgemeyen AKP’ye karşı sadece parti örgütlenmesi ile mücadele etmenin mümkün olmadığını hep birlikte görmekteyiz. Partinin hiyerarşik ilişkilerinin minimuma indirildiği bir ortamda tüm parti örgütlerinin küçük hesaplar yerine ayağı yere basan fikirlerle ilgileneceği görülecektir. CHP, bugün toplumsal muhalefetin öncüsü olma noktasında kilit bir rol oynamaktadır.
Özellikle CHP’li gençlerin Kürt Meselesi konusunda daha özgürlükçü ve barıştan yana olduğu bir gerçektir. Aynı zamanda tüm Türkiye’de CHP Gençlik örgütlerinin daha solda bir siyaset çizgisi izlediği ve toplumsal muhalefet örgütlenmelerinde aktif olduğu görülmektedir. Eğer insanların zihnindeki “CHP statükocudur” algısı kırıldıysa bunu sağlayan en önemli gelişme de fikirlerin ön plana çıkarılması ve bunun üzerine siyaset kurgulanmasıdır. Önümüzdeki dönemde bu pratiklerin daha da artacağını öngörmek çok zor değil. Yani; ülkenin kurucu iradesini özümsemiş, günümüz şartlarında tüm meselelere kafa yoran, özgürlükçü ve barıştan yana bir siyaset anlayışı CHP’nin geleceği için hiç de kötümser bir tablo olmadığını göstermektedir. İşte bu tablo ne kadar iyi örgütlenebilirse hem CHP hem de Türkiye için aydınlık günler o kadar yakındır…
Image

Türkiye Medyasında Erdoğan ve AKP Ablukası

Türkiye’de uzun bir süredir basın özgürlüğünden bahsetmek pek mümkün değil. Bu herkesin üzerinde anlaştığı bir nokta. Ancak basın özgürlüğünü sadece gazetecilerin haber yapma özgürlüğü ve gazetelerin bunları özgürce yayınlayabilmesi üzerinden değerlendirmek eksik bir değerlendirme oluyor.  Gazetelerde ağır bir şekilde Erdoğan ve AKP haberleri ablukası var. AKP, planlı ve programlı bir şekilde gazetelerde/ TV’lerde / internet portallarında daha görünür olmanın farkında olarak hareket ediyor. Tüm milletvekilleri, bakanlar bu planın bir parçası olarak gazetelerde yer alıyor. Aşağıdaki tablolarda Kasım ayında siyasi partiler ve siyasi liderler haberlerinin rakamları var. Maalesef bu tablo her ay hemen hemen aynı…

  • 3 muhalefet lideri ile ilgili haberlerin toplamı Davutoğlu’ndan daha az.
  • 3 muhalefet lideri ile ilgili haberlerin toplamı Erdoğan’dan daha az.

Ekran Resmi 2015-12-15 21.39.14

Ekran Resmi 2015-12-15 21.45.43

Image

Sosyal medya eylemselliği engelliyor mu?

KAOS GL

Medya, izleyiciyi enformasyon kütlesi ile karşı karşıya bırakır. İzleyici zamanını, örgütsel eyleme dahil olmak yerine okumaya, dinlemeye ve enformasyon almaya ayırır. İzleyici, bir süre sonra eylemin dışında kaldığını inkar etmeye başlar. Medya aracılığıyla bilgi alıyordur, kaygılanıyordur, ne olup bitmesi gerektiğini bilmektedir. Bu yolla sosyal vicdanını rahatlatır. Fakat eyleme geçmez, pasif kalır.(Lazarsfeld ve Merton)

Lazarsfeld ve Merton’un 1948 yılında ortaya koydukları Medyanın “Uyuşturucu Fonksiyon Bozukluğuna” yol açtığı tezi bugün toplumsal muhalefetin mevcut durumuna baktığımızda geçerliliğini koruyor olarak gözükmekte. Yani medya aracılığıyla bilgi alıyoruz, kaygılanıyoruz fakat eyleme geçmiyoruz yani pasif kalıyoruz.

 

Türkiye’de toplumsal muhalefetin büyütülmesi konusunda bir dönüm noktası olan Haziran 2013 Gezi Direnişinden bugüne yaşanan sürece baktığımızda bu pasif kalma halinin bir şekilde devam ettiğini ve insanların üzerlerindeki bu pasif kalma halini medya aracılığıyla uzaktan da olsa her şeyden haberdar olma durumları yüzünden reddettiğini görüyoruz. Yani yurttaşlar yaşanan olaylar hakkında bilgi sahibi olmalarını ve bu konu üzerinde kafa yormalarını aktif bir şekilde eylemsellik içinde olmanın ötesine koymuş durumda. Yaşanan bir katliamda, hak ihlalinde, şiddet saldırısında enformasyon kanallarını takip ederek tüm sürece hakim olmanın insanlar üzerinde yarattığı kolaylık hali toplumsal bir muhalefeti güçlendirmenin önündeki en büyük engeldir.

RÜZGAR BİLGİSAYARLARDA DEĞİL MEYDANLARDA ESMELİ

Bugün yazılı medya ve görsel medyanın daha da ötesinde bu işlevi sosyal medya yerine getirmekte. Yani sosyal medya, eylemselliği bir anlamıyla artırma imkanını bünyesinde barındırdığı gibi aslında aktif bir eylemsel harekete de büyük bir ket vurmakta. Günümüzde farklı dünya görüşlerine, ilgi alanlarına sahip birçok insan sosyal medya üzerinden farklı şekillerde enformasyon edinmekte. Bu enformasyon edinme süreci ve yaşanan olaylara hakim olmanın verdiği vicdan rahatlaması esasen aktif bir şekilde muhalefet etmeyi de zorlaştırmaktadır. Yani yaşanan olayları sosyal medyadan takip etmek, olaylar hakkında en ince ayrıntısına kadar bilgi sahibi olmak ve sonucunda tepkiyi de sosyal medya üzerinden vermek geniş çerçevede bakıldığında pek de bir işe yaramamakta. Sosyal medya sunduğu imkanlar dolasıyla aslında muhalefet hareketlerinin güçlenmesine ve insanların kısa sürede belirli şekilde birleşmesinin ve harekete geçmesinin önünü açabilir. Ancak sosyal medyaya gerektiğinden fazla önem atfedilmeye başladığı anda bu süreç tamamen tersine işliyor ve şekillenen bu hareket sadece sosyal medyada kalmış oluyor. Yani sosyal medyada muhalefet bir amaç değil sadece bir araç olmalı ve imkanlar kullanılarak oluşan rüzgar bilgisayar yada telefon ekranlarında değil sokaklarda ve meydanlarda esmelidir.

Gezi direnişi ve sonrasında bu haber alma ve olan bitene hakim olma sürecini geleneksel medya araçları üzerinden yerine getiremeyen yurttaşlar için sosyal medya çok değerli bir hazineydi. Bu süreçte sosyal medyanın önemini azımsamak büyük bir hata olur. Ancak burada sosyal medyanın eylemselliğe verdiği zararları da ortaya koymak gerekiyor. Örneğin, daha önce bu şekilde gelişen bir süreçte doğrudan enformasyon sürecinin içinde aktör olamayan yurttaşlar bu dönemle birlikte artık aktör olmaya başladı. Eskiden sadece televizyonlar ve gazeteler üzerinden olayları tek yönlü takip ederken sosyal medya üzerinden sadece takip eden değil takip edilen de oldu. Takip edilen olma psikolojisi bile insanlar üzerinde aktif bir eylemselliğe geçmenin önünde durdu. Yani olan biteni evinde takip ederken yaptığı bir yorumun binlerce insana ulaşması sokakta vereceği mücadelenin anlamsallığından daha “önemliydi.” Birçok insan bunu yaşadı ve bu durum daha da eylemselliğinin güçlenme imkanını da engellemiş oldu.

SOSYAL MEDYA SADECE BİR ARAÇTIR

Yakın zamanda yaşadığımız tüm olaylarda süreç hemen hemen böyle işledi. Sosyal medya hesaplarından hashtagler ile milyonlarca tweet atıldı. 10 Ekim 2015’te Ankara katliamında 100’den fazla insan hayatını kaybetti sosyal medyadaki tepkilerin çok küçük bir oranı bile sokağa yansımadı. Dilek Doğan evinde acımasız bir kurşunla sebepsiz yere öldürüldü; sosyal medya hesaplarından yapılan yorumlar sadece sosyal medyada kaldı. Ankara’da 1 ay içerisinde 2 bomba patladı 70’e yakın insan hayatını kaybetti yine aynı şekilde. Sonuç olarak her gün insanlar ölüyor ve medya/sosyal medya üzerinden bu ölümler hakkında bilgi sahibi olmak bu ölümlere reelde karşı çıkmanın daha önünde bir yerde duruyor.

Sosyal medya olan biteni takip etmek için muazzam bir araç. Ama unutulmaması gereken şey de tam olarak bu; yani sosyal medya sadece bir araç. Sosyal medyada hakimiyet kurmanın zerre bir önemi yok.  Yazılanlar bilinçli bir aktif hareket yaratmıyorsa ne yazık ki milyonlarca tweet atmanın da bir anlamı kalmıyor. Herhangi bir sebeple sosyal medya üzerinden linç edilen bir isim için #YalnızDeğildir yazmanın da bir anlamı yok. Çünkü o isim gündelik hayatında yalnız ve savunmasız olmaya devam ediyor. Sosyal medyada vicdan rahatlatmanın dayanılmaz hafifliği ile mücadele edilmediği taktirde sosyal medyada her şeye hakim ancak olayın realitesinde hiçbir şekilde olmayan yurttaşlar yığını birikecektir. Eğer toplumsal muhalefet yaşanan bunca beter şeyden sonra daha da güçlendirilecekse öncelikle sosyal medyanın verdiği bu kolaylıkla mücadele etmek gerekiyor. Çünkü ekranlara bakarak devrim yapmak hiçbir zaman mümkün değil…

Görsel: Fil Dunsky

Image

Demokrat Parti’den AKP’ye vatansever seçmenin sürekliliği

YENİ ARAYIŞ 09.01.2016

“Görünen o ki, sebebini bilmeden ölmeye ve öldürmeye hazır, insanları katledilmeye gönderecek bir takım insanlar her zaman var. Ve bunların adına “vatansever” deniyor. Vatanseverler genellikle yurttaşlarını sevmez, çünkü bunların çoğu ya yanlış mezheptendir ya ten renkleri yanlıştır ya da yanlış şiveyle konuşur.” (Bertell Olmann)

Ulus devletlerin oluşmasıyla şekillenen ülkeler tarihi sürecinde  yukarıdaki satırları okurken hiç şüphesiz hepimizin zihninde tüm Dünya ülkelerinden önce Türkiye’de yaşananlar canlanıyor. Oysa bu satırları yazan Olmann’ın muhtemelen bu satırları yazarken bahsettiği “vatanseverlerin” bu ülkede neler yaptığının birçoğundan haberi bile yok.

Ankara’da kurulan birinci mecliste Celalettin Arif ve Hüseyin Avni Ulaş öncülüğündeki 2. Grup’tan bugüne, yani AKP’ye kadar uzanan hat aynıdır. Bu hat Milliyetçi, Muhafazakar-Sağ olarak tanımlanabilir. Bu hat üzerinden birçok siyasi parti şekillenmiş, ülke tarihine geçecek birçok politikaya ve yaşanan birçok karanlık olaya bu partilerin kadroları imza atmıştır. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve son 13 yıldır Adalet ve Kalkınma Partisi… Bu partilerin ayrıştığı birçok nokta da olsa hepsinin birleştiği tek bir nokta var; seçmenlerinin kendisini “vatansever” olarak tanımlaması. Ve bu vatanseverlik tanımlaması Olmann’ın tarifiyle büyük ölçüde örtüşüyor.

1950’lili yıllarda Menderes’e oy veren seçmenle bugün AKP’ye oy veren seçmeni bu vatanseverlik tanımı üzerinden ortaklaştırmak yanlış olmayacaktır. 1955 6-7 Eylül’ünde İstanbul’da azınlıklara linç girişimini yapanlarla, bugün toplumsal muhalefete yönelen linç girişimlerini yapanlar işte bu çizilen milliyetçi, muhafazakar-sağ hattın “vatansever” seçmenleridir. Bizzat Adnan Menderes tarafından kurulan ve adına Vatan Cephesi denilen siyasi oluşum Demokrat Parti teşkilatlarının Vatan ismiyle özdeşleştirilmesini ve diğer muhalefet partilerinin bu olgudan dışlanmasını amaçlıyordu.

Toplumda büyük bir kutuplaşma yaratan  vatanseverlik üzerinden bu teşkilatlanmanın sürekliliğine bugün hepimiz şahit olmaya devam ediyoruz. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlık döneminden itibaren karşısında konumlanan her odağı şer odağı olarak tanımlaması ve partisinin tüm teşkilat gücünü kullanarak kutuplaşma yaratma politikası işte buradan esinleniyor.

Demokrat Parti tarafından “CHP’nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı” öne sürülerek  1960’da kurulan Tahkikat Komisyonu da “vatansever” seçmenin gücü ile muhalefeti sindirmenin bir başka boyutuydu. Bu komisyon sadece DP’li milletvekillerinden oluşuyordu ve amacı muhalefetin ve basının faaliyetleri üzerinde ağır soruşturma süreci kurarak, baskı atmosferi oluşturmaktı. Yine yaşadığımız son 13 yıllık AKP hükümetleri döneminde yaşanan süreçlerin temelinde de aslında bu Tahkikat Komisyonu zihniyeti var.

Yine Demokrat Parti döneminde bilinçli bir politika olarak büyütülen toplumsal kutuplaşmanın sonucunda İktidar ve muhalefet partileri arasındaki cepheleşme halka da yansıdı. Ve bugüne kadar inişli-çıkışlı devam eden kutuplaşma süreci AKP hükümetleri döneminde hep üst düzeyde tutuldu. 60’lı yıllarda İnönü’nün gittiği yerde “vatansever” seçmen tarafında gerici saldırılara maruz kalması bugün özellikle HDP ve CHP kadrolarının yaşadıklarıyla bir bağdaştırma yapmamıza olanak sağlıyor.

Peki, vatansever seçmen kurgusuyla kendisini var eden bu hat ile nasıl mücadele edilmeli? Bence “Demokrat Parti kurbağayı sıcak suya birden attı ve başarısız oldu, AKP ise kurbağayı suya ısındırdı ve yavaşça bıraktı” tezini kabul ediyorsak bizim de Demokrat Parti’den AKP’ye kadar uzanan bu hat ile kurbağayı sıcak suya birden atarak değil yavaş yavaş ısındırıp bırakarak mücadele etmemizde fayda var.

Image

CHP VE BÜYÜK BULUŞMA ÜZERİNE

Cumhuriyet Halk Partisi tarafından Büyük Buluşma ana sloganı ile ülkedeki tüm Sivil Toplum Örgütlerine, Sendikalara, Derneklere, Vakıflara ve Demokratik Kitle Örgütlerine “Türkiye’nin Geleceği İçin” beraber mücadele etme çağrısının yapıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı daha önce çeşitli şekillerle olduğu gibi farklı örgütlerle bir araya gelmenin ötesinde Türkiye genelinde her görüşten tüm sendikalara ve diğer kuruluşlara davet gitmesi ve tek merkezde toplanılması bakımından bir ilk olma niteliği taşıyor. Yani belki de bazı sendikalar, örgütler, vakıflar ilk defa aynı karede poz veriyordu ve bunu sağlayan da Cumhuriyet Halk Partisiydi. Kutuplaşmanın her geçen gün arttığı bir Türkiye’de aynı görüşten olmayan insanları bir araya getirmek ve “asgari müştereklerde” bir birleşme çağrısı yapmak bile esasen normal olanın bu olması gerekirken özlenen bir tabloydu ve kısmen de olsa gerçeklemiş oldu.

SİYASETİ YERELE İNDİRMEK

CHP’nin örgütsel yapılanmalarının eksiklerinin/yanlışlarının olduğu yıllardır herkesin dilinde olan bir argüman. Türkiye’de tüm il ve ilçelerde, yurtdışında da azımsanmayacak kadar farklı noktada örgütlenen bir partinin örgütsel eksikliklerinin olması bir yandan normal olarak kabul edilebilir. Ancak CHP’nin tarihselliği göz önüne alındığında biriken bu siyaset mirasıyla birlikte değişimler bir araya getirilerek güçlü bir örgütlenme modelinin olması ve bu modelin yönetim değişikliklerinde de dahi sabit kalması gerekiyor. Yani Genel Başkan değişse dahi örgütlenme ve siyaseti yerele indirme mantığı aynı kalabilmeli.

Elbette parti politikasını yerele ulaştırmak için çoğu zaman parti örgütleri yetersiz kalabiliyor. Bunun sebebi genellikle niteliksiz kadrolar ve parti içi rekabetler oluyor. İşte burada da parti içi sorunlardan kaynaklanan engelleri aşmak için siyaseti parti örgütleriyle sınırlamamanın önemi ortaya çıkıyor. Yani herhangi bir şekilde partinin örgütü çalışmasa dahi partinin o şehirde en azından belirli şekilde görüşlerinin ulaştığı Sivil Toplum Örgütleri, Sendikalar ve Derneklerin olması gerekiyor. Burada bahsedilen bu örgütlerin ve sendikaların CHP’ye bağlı olarak çalışması değil, tam aksine tamamen CHP yapılanmasının dışında olması ve dışarıda olmanın getirdiği eleştirel bakış ve nesnellik ile doğru bir kurgu yapabilme olanağıdır. Hiç şüphesiz tüm sendikalar ve dernekler örgütlenme mantığına göre siyasi partilerin üzerinde olan kurumlardır.

Siyaseti yerele indirmek esasen partinin söylediğinin toplumun tüm kesimlerine ulaşması ve geri dönüş alması ise bunun yolu sendikalar ve demokratik kitle örgütleri üzerinden CHP ile organik bağlantısı olmayan yurttaşlara ulaşmaktan geçiyor. 2015 yılında yaşanılan iki genel seçimde de gerek bildirgeler gerekse partinin genel söylemi toplumun tüm ezilenleri için bir çıkış yolu iddiası taşırken toplumun tümünde bir heyecan yaratamadığı kabul edildiğinde bunun sebebinin “herkese ulaşamama sorunu” olduğu ortadadır. Herkese ulaşmak için ise görüşü ne olursa olsun farklı çalışma alanlarındaki tüm kitle örgütlerine partinin onlarla ile ilgili söylediklerin kapsayıcı şekilde anlatılması ve bir lütuf verme olarak değil hemdert olarak, bu dertleri çözecek umudu veren güç olarak yol alınması gerekiyor.

AKP DEVLETİNE KARŞI BERABER MÜCADELE

Georgi Dimitrov, Faşişt yönetimlerin işçi sınıfına baskısının gerekliliğini şöyle özetliyor: “Faşizmin gelişmesi için sendikaların denetimini ele geçirmek, sınıf sendikacılığı hareketini yoketmek son derecede gerekli bir şarttır. Faşist diktatörlük işçi sınıfını kendine bağımlı kılmadan ve hepsinden önemlisi sınıf sendikacılığı hareketini bastırmadan mümkün olamaz.” Dimitrov’un söylediklerini son 14 yılın AKP’si üzerinden düşündüğümüzde onaylamamak elde değil. İşte bu cenderede CHP’nin, sosyal demokrasinin gerekliliğinin ötesinde bir mecburiyet olarak tüm işçi sendikaları ve demokratik kitle örgütleriyle “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” ile mücadele çağrısının kıymeti daha artıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu konuşmasında Faşizme Karşı Birleşik Cephe ifadesini kullanmasa dahi esasıyla yapılan çağrı Kılıçdaroğlu’nun söylediği gibi “AKP Devletine karşı beraber mücadele” bir anlamıyla budur. Temel hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı bir atmosferde demokratik bir alan içinde mücadele eden herkesin bu çağrıya cevap vermesi de en az bu çağrı kadar önemli bir gelişmedir.

Kılıçdaroğlu, konuşmasında “Madem demokrasi diyoruz; sendikalar, vakıflar bir araya gelmeliyiz” çağrısı yaparken mücadelenin artık bir siyasi parti mücadelesi aştığını ve asgari müştereklerde bir araya gelmenin zorunluluğunu vurguladı. Yani dönüp baktığımızda 2007-2008 döneminde olduğu gibi AKP ve onun karşısında sadece kendi alanıyla duran bir CHP’nin Başkanlık sistemine engel olamayacağını belki de ilk fark eden bizzat Kemal Kılıçdaroğlu. İşte bu sebeplerle asgari müştereklerde buluşma ve ortak mücadele çağrısı yapıyor ve bir kez daha “Önce Türkiye” demiş oluyor.

ÇAĞRININ PRATİĞE GEÇMESİ GEREKİYOR

Mevcut Anayasa’da da yer alan temel hak ve özgürlükleri koruyabilmek, birinci sınıf demokrasiden bahsedilmek ve artan baskı ortamına dur diyebilmek için bu Büyük Buluşma’nın toplumsal olarak sürekliliğin sağlanması gerekiyor. Yani yapılan bu toplantının bir başlangıç olarak kabul edilip Demokratik Kitle Örgütleriyle iletişimin daha da güçlendirilmesi ve partinin ne söylediğinin doğru aktarılması bir mecburiyet. Sendikaya üye olan bir belediye işçisinin kendi hakları için mücadele eden partinin CHP olduğunu bilmesi, bir çevre derneği aktivistinin CHP politikaların ranta odaklı olmadığını bilmesi, bir futbol taraftarının CHP’nin passolig uygulamasına ve taraftara baskıya karşı olduğunu bilmesi, kadın derneklerinin CHP’nin erkek egemen ideoloji ile mücadele edeceğini bilmesi CHP’yi toplumun tüm kesimleriyle özdeşleştirecek ve belki de bu Büyük Buluşma iktidarın bir anahtarı olacak.

 

(10 Mart 2016)

Image

CHP Gençliğinin İhtiyacı: Farklı Bir Siyaset Tarzı

 

Türkiye siyasi yaşamında bugüne kadar kurulan her siyasi partinin ana kademe örgütlenmelerinin yanında faaliyet gösteren gençlik örgütlenmeleri adeta bir parti demirbaşı olarak görülmüş ve her partinin gençleşme iddiasında gençlik kolları vitrine sürülmüştür.

 Muhafazakar-sağ eğilimli siyasi partilerin parti içerisinde bir gençlik kolu yapılanmasına alternatif olarak “Ocak” yapılanmasıyla partili gençleri bir araya getirdiği Türkiye özelinde bir gerçektir. MHP’nin Ülkü Ocakları, BBP’nin Alperen Ocakları ve son olarak da AKP’nin Osmanlı Ocakları buna örnek olarak verilebilir. Bu ocak yapılanmalarının partiyle doğrudan bir resmi bağı olmamasına rağmen hiyerarşik olarak partiye bağlı çalıştıkları tüm kamuoyunun malumudur. Burada amaçlanan aslında bu ocakların legal çizgiyi “aşması halinde” partinin legal kimliğine zarar vermemektir. Yani Ülkü Ocaklarının yaptığı olası bir yasadışı faaliyetin MHP kurumsallığına zarar vermemesidir.Yıllarca bu ocakların eylemleri düşünüldüğünde bu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. AKP’nin kurulduğu tarihten itibaren Gençlik Kolları aktif bir şekilde parti bünyesinde çalıştı. Ancak son süreçte AKP’ye yakınlığı ile bilinen Osmanlı Ocaklarının kurulması ve bu yapının özellikle Hürriyet Baskını gibi legal çizgiyi aşan eylemlerde adının geçmesi de AKP’nin kendi gençliği üzerindeki yapılanma stratejisini adım adım değiştirdiğini gösteriyor. Gelişen siyasi atmosfere göre Osmanlı Ocaklarında örgütlenen AKP’li gençlerin eylemlerinin parti ile ilişkisinin olmadığının savunulması hedefleniyor. Yani Muhafazakar-Sağ partilerin yıllardır kullandığı stratejiyi artık AKP de kullanıyor, en azından kullanmayı düşünüyor.
Peki karşısında parti içi örgütlenmelerin dışında ocak yapılanmalarıyla da bir arada duran bir kitle varken CHP gençliği nasıl örgütlenmeli? İşte kritik nokta burada başlıyor. Hiç şüphesiz hiç kimse CHP gençliğinin partinin dışında illegal faaliyetlere açık bir şekilde örgütlenmesini istemez. Kaldı ki bugüne kadar CHP’li gençlerin adı hiçbir zaman böyle olaylarla yan yana gelmemiştir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı ile birlikte CHP Gençlik Kolları sadece bir ünvan olmaktan çıkmaya ve mücadelenin içine az da olsa yerleşmeye başlamıştır. Gezi Direnişi ve sonrasında artan toplumsal muhalefette CHP Gençlik Örgütlerinin mücadelesini azımsamak siyasi körlükten öteye gidemeyecektir. Ancak 12 milyon oy olan bir siyasi partinin gençlik örgütlenmesinin adından ve eylemlerinden daha güçlü bir şekilde söz ettirebilmesi artık bir temenni değil gerçek olmalıdır.
CHP, son günlerde örgüt içi yenilenmelerle gündemdeyken gençlik kollarında da yeni seçimler yapılmakta daha solda duran kadrolar partinin il/ilçe gençlik örgütlerine seçilmekte. CHP gençliğinin ihtiyacı olan ilk şey; parti ana kademesinden farklı bir siyaset tarzı ve bu siyaseti üretebilecek kadrolardır. Yani gençlik kolları kendi görevini miting alanı ve kurultay salonu süslemek olarak kabul etmemeli, siyaset üretmek için çalışmalıdır. Gündeme göre siyaseti parti milletvekilleri ve genel merkez yönetimi hali hazırda yürütmekte, salt bu gündemi takip eden bir gençlik örgütlenmesinin karşılık bulmasının pek bir mümkünatı yoktur. CHP Gençlik örgütleri, üniversiteli gençlerin farklı uzmanlıklarının bir araya getirilip parti için bir mücadele birleştirme alanına dönüştüğü bir yapıya kavuşmalı. Olması gereken tabiki CHP Gençlik Kollarının Parti yönetiminden bağımsız bir şekilde hareket etmesi değil. Sadece üst kademenin ardılı bir pozisyonla çalışmamasıdır. Yerel ve genel gündemde yapacağı açıklamalar ve eylemler ile gençliğin gündemini belirleyen bir aktör olmalı, gündemi takip eden bir figüran değil. CHP Gençliği aktör olduğu bir yapıyla örgütlenir ve mücadelesini büyütürse yıllardır kurulan bir düşün gerçekleşmesini hep beraber izleriz.

AKP döneminde medyanın Neo-liberal dönüşümü

gazete

YENİ ARAYIŞ

1970 ekonomik krizinden sonra küresel bir hareket olarak sermaye grupları dahil oldukları alanlardan daha başka alanlara girme ihtiyacı içine girdiler. Özellikle 1980 dönemiyle birlikte sermaye daha önce girmediği sağlık, eğitim, güvenlik ve medya alanlarına da girmeye başladı. 1980’den önce medya, Türkiye’de bir sektör veya kar getirecek bir yatırım alanı olarak görülmüyordu. Bu alan kamu tekelindeydi. 1980 sonrasında neo-liberal politikaların her alana hakim olmaya başlamasıyla birlikte Radyo-TV alanından kamu tekeli kaldırılmış, deregülasyon ve reregülasyon uygulamaları sonucunda bu alan yeniden dizayn edilmeye başlanmıştır.

Türkiye özelinde bu dizaynın başlangıcı olarak 24 Ocak 1980 kararları kabul edilebilir. 1980’li yıllarda başlayan bu süreç medya alanını Türkiye’de 1990’larda tümüyle farklı bir noktaya getirmiştir. Kamu tekelinin kalkmasının ertesinde 10 yıl içerisinde özel Radyo ve TV kanallarında büyük bir artış görüldü. Medyanın yoksul bir ortamdan varsıl bir ortama geçmesi ve artan bu çeşitlilik sonucu düşünsel, toplumsal farklılıkların temsilinin artıp birlikte yaşama katkı sunması beklenirdi. Ancak gelişmeler bu yönde olmadı. Gazetelerin holdingleşerek alanda geniş yer kaplamasıyla başlayan transformasyon süreci başka holdinglerin de medyaya girmesiyle bütünleşti.

KAMU BEKÇİLİĞİNDEN SERMAYE BEKÇİLİĞİNE

Bütün bunların ötesinde, medyadaki ortalama karlılık diğer alanlara göre geride kalsa da bu durum sermayenin medya sahipliğine ilgisini azaltmıyordu. Bunun sebebi medya alanının entegre bir iş sahası olarak görülmesi, medya sahipliğinin prestijinin olması ve mevcut hükümetle ilişki kurmada kolaylıklar getiriyor olmasıdır. Medya sektöründe zamanla çok hızlı bir yoğunlaşma ve gruplaşma yaşanmıştır. Medya gruplarının elde tuttuğu Pazar payının artması medya ürünlerinde hakim, tekçi ve sınırları çizilmiş bir anlayışı doğurmuştur. Medya ürünlerinin meta olarak niceliği artmıştır ancak bu artış değişik düşüncelerin medyada temsil olanağına yansımamıştır.

Genel olarak medya içeriği mevcut sistemin ürettiği ana akım değerler üzerinde şekillenmiştir. Neo- liberal hegemonya, kamusal çıkarın pazara endekslenmesini dayatarak aslında tüm içeriğin temel sınırını ve gazetecilik faaliyetinin çerçevesini çizmiştir. Yani liberal anlayışa göre kamu bekçiliği görevindeki medya, bu dönemle birlikte sermayenin bekçiliği görevine dönüşmüştür.

AKP, NEO-LİBERAL POLİTİKALARI SÜREKLİLEŞTİRDİ

1980’den itibaren başlayan süreçte Neo- liberal politikaların medyayı böyle bir dönüşüme tabi tutması bugün de sürekliliğini koruyor. AKP hükümetlerinin bilinçli bir şekilde yukarıda belirtilen politikaları beslemesi ve medya dizaynında ana strateji olarak kabul etmesi medyanın ve üretilen içeriğinin hükümetin arzuladığı şekilde dönüştürülmesinin en büyük nedenidir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın medyanın kitleler üzerindeki gücünü keşfetmesi AKP’nin iktidar olma sürecinden de önce, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başlıyor. O dönemden itibaren kendi medyasını oluşturma ve mevcut medyayı dizayn etme planlarını geliştiren Erdoğan, 2002’de AKP iktidarı ve kendi Başbakanlığı ile bu planları uygulama şansına kavuşmuştur.

Erdoğan’ın medyayı kullanma hevesinin 2002 dönemi öncesinde de olduğuna Pınarhisar Cezaevine götürülürken kendilerine yakın medyanın başlattığı algı operasyonu örnek olarak gösterilebilir. Erdoğan’ın Türkiye kamuoyunu etkileme konusunda yaptığı ilk büyük kampanya belki de cezaevine girme sürecinde yaratılan mağduriyetti.

AKP iktidarının dokunduğu ilk alanlardan birisi medya oldu. 14 Şubat 2004 tarihinde Uzan Grubuna ait Star TV’ye TMSF aracılığıyla el konuldu ve bir anlamda AKP’nin medyayı dizayn etme süreci de başlamış oldu. Bu tarihten itibaren medyada yaşanan her dönüşümde TMSF kilit bir rol oynadı. El değişen tüm gazetelere ve TV kanallarına önce TMSF tarafından el konuldu daha sonra ise mevcut durumun gerektirdiği şekilde daha çok AKP’ye yakın sermaye gruplarına bu gazete ve TV kanalları dağıtılmış oldu.

Medyadaki ortalama karlılığının diğer alanlara göre daha düşük olmasına rağmen sermayenin medyaya ilgisinin azalmamasında Neo Liberal politikaların AKP hükümetlerinin ana stratejisinde yer alması yatıyor. AKP hükümetleri döneminde TMSF aracılığıyla el konulan gazete ve TV kanallarının el değiştirmesi sonucunda hükümetle daha yakın ilişki kurmak isteyen sermaye gruplarının bu mecralara ilgisi hayli yoğun olmuştur.

Bu grupların medya sahibi olmak istemesi salt medya sahipliğinin kar getirmesinden değil hükümetle yakın ilişkiler kurarak tüm sektörlerde beslenmek istemelerindendir. Yoksa gerçek bayi satışı 10 bin civarında bile olmayan gazetelere sahip olmak için hiç bir iş adamı bu denli hevesli olmayacaktır. Bu el değiştirme sürecinin bir başka boyutu da istekli olmasa da AKP hükümetlerinin baskısı sonucu medya sahibi olan sermaye gruplarıdır. Bu duruma örnek olarak da Demirören Grubu’nun Milliyet ve Vatan Gazetelerini almak zorunda bırakılması verilebilir.

Öte yandan kamu bankaları tarafından hükümete yakın gazetelerin sürekli olarak beslenmesi de bu ana politikanın medyada sürekli hale gelebilmesi için bir araçtır. Sayıştay raporlarına yansıdığı şekilde; kamunun reklam pastası gazetelerde en fazla Sabah, Star, Yeni Şafak, Akşam, Güneş, Takvim, Yeni Akit ve Türkiye arasında dağıldı. Halk Bankası 5 yılda 514 milyon 547 bin TL, Vakıflar Bankası 5 yılda 270 milyon 487 bin TL, Ziraat Bankası 5 yılda 247 milyon 239 bin TL hükümete yakın medya organlarına reklam ve ilan desteği sağladı.

AKP’NİN MEDYAYI DÖNÜŞTÜRMESİ İŞLEYİŞİN BİR PARÇASI

2016 itibariyle 14 yıllık AKP hükümetleri dönemine baktığımızda Neo-liberal politikaların medya sistemini dönüştürmede ana strateji olduğu ve bu politikaların gerekliliklerin büyük ölçüde yapıldığı görülmekte. AKP hükümetleri bu süreçte bilinçli bir şekilde merkez medyanın kendilerine yakın sermaye grupları tarafından ele geçirilmesini neo- liberal silahları kullanarak yaptı. AKP’nin gazetecilik faaliyeti üzerine baskılarını anlık tepkiler üzerinden okumak siyasi bir sığlığın ötesine geçemeyecektir.

14 yıllık süreçte yaşanan her dönüşüm planlı bir işleyişin parçalarıdır. AKP 14 yılın sonunda kendisine düşman olarak gördüğü her gazetecilik faaliyetinin üzerine gitmiş ve elindeki tüm silahları kullanarak büyük bedeller ödetmeye çalışmıştır. Öldürülen gazeteciler, hukuksuz şekilde cezaevinde tutulan gazeteciler, el konulan gazete ve TV kanalları neo-liberal politikalarla siyasi hırsların eklemlenmesiyle inşa edilen saldırı düzeninin mağdurlarıdır…