Image

Referandum Sürecini Anlamak ve Hayır Kampanyasını Örgütlemek

7 Haziran 2015 Genel Seçimlerine giden süreçte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çok aktif bir şekilde başkanlık üzerinden propaganda yapması ve bunun için de 400 milletvekili talep etmesi hafızalarımızdaki yerini koruyor. Bu sürecin ertesinde 7 Haziran 2015’te AKP’nin tek başına iktidarını kaybetmesinden sonra Türkiye zoraki bir şekilde 1 Kasım 2015 seçimlerine götürülmüştü. 1 Kasım seçimleri öncesinde Erdoğan’ın söylemleri incelendiğinde çok istediği başkanlık talebini geriye çektiği ve bunun üzerinden bir siyasi pratik geliştirmediği görülüyor. Hiç şüphesiz bunun nedeni Erdoğan’ın başkanlıktan vazgeçmesi değildi, tek neden Türkiye kamuoyunun başkanlık modelinin tartışılmasına hazır olmadığını yaptırdıkları anketlerde görmüş olmalarıydı. Kaldı ki 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde yaratılan kaos ortamında seçmenlerin “güçlü olan AKP’ye dönüşü” ve başkanlık söyleminin arka planda tutulması sonucunda AKP yeniden tek başına iktidar olabilme şansını yakalamıştı.

1 Kasım sonrasında hükümeti kurma görevini alan dönemin AKP Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ekipleri arasında belli başlı konularda yaşanan temel fikir ayrılıkları neticesinde Davutoğlu, Saray eliyle görevden el çektirildi ve 5 Mayıs 2016’da AKP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti. 22 Mayıs 2016’da toplanan AKP 2. Olağanüstü Büyük Kongresinde AKP Genel Başkanlığına, Erdoğan’ın İBB Başkanlığından itibaren yanından ayırmadığı Binali Yıldırım seçildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hükümeti kurma görevini kongrenin hemen ertesinde Yıldırım’a verdi. Binali Yıldırım, kongrede yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştı: “Yeni bir anayasaya ihtiyacımız var. Başkanlık sistemini getirmeye hazır mısınız? Cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle artık her şey eskisi gibi olmayacak. Yapmamız gereken fiili durumu yasal hale getirmektir. Bunun yolu yeni anayasa ve başkanlık sistemidir”

 

go%cc%88rsel1

 

Binali Yıldırım Başbakanlığındaki 65. Hükümet 29 Mayıs 2016’da TBMM’den güvenoyu alarak resmen görevine başlamış oldu. Ahmet Davutoğlu dönemine göre Saray ile çok daha yakın bir çalışma görüntüsü veren Binali Yıldırım döneminde Erdoğan’ın hem söylem hem de pratik olarak yürütme işlerinde ağırlığı daha da hissedilmeye başladı.

Binali Yıldırım’ın görevi başındaki ikinci ayı dahi dolmadan Türkiye siyasi tarihinin en karanlık günlerinden birisi olan 15 Temmuz yaşandı ve AKP’nin kuruluşundan itibaren gayri resmi koalisyon ortağı olan Gülen Cemaati TSK içindeki mensupları aracılığıyla askeri darbe girişiminde bulundu. Parlamentonun bombalandığı, sivil halka ateş açıldığı, tankların insanları ezdiği 15 Temmuz darbe girişiminin acı bilançosu olarak en az 240 sivil yurttaş hayatını kaybetti, binlerce insan yaralandı ve sakat kaldı. AKP ve Saray rejiminin 2. Kurtuluş Savaşı olarak kavramsallaştırdığı, “Allahın bir lütfu olarak” ele aldığı bu darbe girişimi ve sonrasında 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye siyaseti tek gündem üzerinden giden ve gittikçe kısırlaşan bir hal almaya başladı. Ülkedeki şiddet dalgasının da artması ve 15 Temmuz travmalarının hala devam ediyor olmasından olsa gerek Erdoğan ve AKP tarafından dillendirilmeyen yeni anayasa ve başkanlık modeli tartışması 11 Ekim 2016’da yeniden gündemdeydi. Ancak gündeme getiren ne Recep Tayyip Erdoğan ya da Binali Yıldırım ne de AKP kurmaylarıydı. Başkanlık modelini grup toplantısında yaptığı konuşma ile Türkiye gündemine yeniden getiren isim MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. Bahçeli konuşmasında başkanlığa yeşil ışık yaktı ve Milliyetçi Hareket Partisi Türk milletinin vereceği her karara saygılı ve bağlıdır.” Şeklinde konuştu.

 

go%cc%88rsel-2

 

Yani, Erdoğan’ın ve AKP’nin başkanlığı dillendirmekten çekindiği bir siyasi atmosferde Bahçeli’nin bu çıkışı AKP’yi saray rejimini rahatlatmış oldu. Bunun üzerine Binali Yıldırım Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına binaen Sayın Bahçeli’nin bugüne kadar yaptığı açıklamalar ümit vericidir, yapıcı açıklamalardır. Biz bunu, Mecliste bu teklife kendi şartları dahilinde olumlu katkı yapacakları yönünde anlamaktayız” açıklamasını yaptı ve yeni anayasa çalışmalarının başlama sinyalini vermiş oldu.

Nihayetinde 10 Aralık 2016 tarihinde Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi 316 milletvekili imzasıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Bir Kanun Teklifi” başlıklı bir kanun teklifi sunuldu. Ve artık önümüzde önce bir TBMM oylaması aşaması ve görünen tabloda TBMM’den 330-367 oy arasında geçeceği öngörüldüğünde bir referandum süreci bulunmakta. TBMM Genel Kurul oylamasının Ocak ayının ilk yarısında ve eğer oradan geçerse de referandumun ilkbahar aylarında yapılacağı şeklinde bir vaziyet bulunmakta.

Bunu şöyle okumak da mümkündür: bu anayasa değişiklik teklifinin referanduma gideceğini öngörüyorsak önümüzde bir hayır kampanyası örgütlemek için sadece 3-4 ay bulunmakta.

KAMPANYANIN ÇİZGİSİ NASIL OLMALI?

Hayır kampanyasının nasıl şekillenmesi gerektiği ile farklı siyasi yaklaşımlardan farklı yaklaşımlar geliştiriliyor ve çeşitli isimler bu konuda görüş bildiriyor, makaleler yazıyor. Bu değerlendirmelerin hepsini ciddiye almak ve üzerinde sahici tartışmalar yapmaya ihtiyacımız var. Siyasi konum farklılıkları nedeniyle başka önerilere kulakları kapatmak ve ciddiye almamak büyük kayıplara neden olabilir.

Kampanyaya dair çıkış noktası olarak şunu söylemekte fayda var: Hayır kampanyası Recep Tayyip Erdoğan üzerinden kişiselleştirilmemeli ve kampanyanın ana ekseni mümkün olduğunca salt Erdoğan karşıtlığından uzak bir noktada tutulmalıdır. Çünkü, Erdoğan kimlikler üzerinden kendisini var eden tüm popülist sağ liderler gibi “kendisine vuruldukça” gücünü arttırmakta ve esasen kendi tabanını konsolide etmektedir.

Gramsci’nin yıllar öncesinde söylediği cümle bugünün Türkiye’sini çok güzel bir şekilde özetlemektedir. “Eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.” Gerçekten de Saray ve AKP rejiminin çürüyüp yok olduğu ancak “yeninin” bir türlü ortaya çıkamadığı bir dönem var Türkiye’de. Kampanyanın ana eksenine bu çürümenin somut görüntüleri oturtulup 2 yıldır fiili olarak zaten olan başkanlık sisteminin ülkenin sarsıcı hiçbir sorununa çözüm üretmediği/üretemeyeceği gibi aksine tüm sorunları tüm sorunları daha da derinleştireceği anlatılmalıdır.

Referandum süreci uzun uzun taktik idmanların yapıldığı, farklı stratejilerin kurgulandığı 90 dakikalık bir futbol maçından daha çok kuvvetli vuran tarafın karşısındakini nakavt edeceği bir boks maçı olacak gibi gözüküyor. Artık, her zaman konuşulan örgütlenmeleri, sendikaları güçlendirmeyi, üniversiteleri aktifleştirmeyi, muhafazakar dalgayı kırmayı, kentlerin yoksul kesimlerine dokunup dönüştürmeyi yapmak için yeterli süre yok. Sadece 3-4 aylık bir süreçten bahsediyoruz ve bu süreçte maalesef hata yapma lüksü hiç olmadığı kadar az.

Bunların ötesinde de HDP parti örgütlerinin tüm Türkiye’de pasifize edildiği ve demokratik kitle örgütlerinin, toplumsal muhalefetin tüm kesimlerinin üzerinde çok büyük baskılarının olduğu bir OHAL dönemi yaşanmakta. En ufak bir muhalif söylem geliştirenin terörist ilan edildiği bir ortamda muhalif bir referandum kampanyası örgütlemenin ne denli zor olabileceği hali hazırda herkesin malumu.

CHP’NİN TARİHİ SORUMLULUĞU

Bu noktada, Cumhuriyet Halk Partisinin üzerinde tarihi bir sorumluluk bulunmaktadır. CHP, gerek Kürt Sorununun çözümü konusunda gerek dış politika konusunda gerekse ekonomi konusunda son 3-4 yıldır söyledikleri bağlamında bugün “haklı” bir konumdadır. Bu haklılığı anlatmayı başardığı, sınıf siyasetini kaşıyarak asgari ücretin artmasını gündeme getirdiği 7 Haziran seçimlerinin başarısı ortadadır. 7 Haziran’da gündemi takip eden değil gündemi belirleyen bir CHP vardı. Hiç şüphesiz 7 Haziran öncesi kampanya toplumun farklı kesimlerine CHP’nin eskiden hiç olmadığı kadar nüfuz etmesini sağlamış oldu.

Görünen şudur ki; CHP, Hayır kampanyasının en güçlü odağını oluşturacaktır. Yine söylemlerden ve yapılan “Türkiye’yi Böldürtmeyeceğiz” mitinglerinden anlaşılacağı üzere CHP kendi kampanyasını Cumhuriyet değerleri ve ülkenin birliği üzerinden şekillendirecektir. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Devlet Bahçeli, Öcalan ile aynı şeyi mi savunuyor?” şeklinde çıkışları MHP tabanında başkanlık=bölünme denklemini kurdurmak amacını taşımaktadır. Yine CHP’nin tasarladığı kampanyada Bahçeli’nin geçmişte başkanlık karşıtı konuşmaları da bol bol kullanılacak gibi gözüküyor.

Peki bu kampanya yeterli olacak mıdır? Yani başarıya ulaşarak sandıktan Hayır çıkmasını sağlayabilir mi? Kampanya salt bu şekilde olursa sandıktan hayır çıkmasını sağlamak çok kolay olmayacaktır. CHP, kampanyasını bu şekilde kurgulayıp görece daha laik bir yaşam süren MHP seçmenini hayır etrafında toplarken Türkiye solunun ve HDP seçmenlerinin de Hayır motivasyonunun diri tutulması gerekmektedir.

HDP, HAYIR MI BOYKOT MU?

HDP’nin tutumunun ne olacağı net olarak belli olmamakla birlikte “Hayır diyeceği” beklentisi ağır basmaktadır. Eğer bir ihtimal boykot kararı alınırsa böyle bir durumda HDP’nin “hayır dememe” kararını Türkiye toplumsal muhalefetine ve demokrasi güçlerine nasıl açıklayacağı ise büyük bir muamma olacaktır.

go%cc%88rsel-3

Öte yandan 1 Kasım 2015 seçimleri öncesinde gündeme gelen (http://www.birgun.net/haber-detay/olumsuz-kararda-boykot-tartisilabilir-90645.html) “İl ve ilçe seçim kurulları tarafından HDP’nin seçmenlerinin yoğun olduğu bölgelerde alınan sandıkların taşınması ve birleştirilmesi kararının” yeniden gündeme gelmesi de HDP yönetiminin ve tabanının tutumunda etkili olacaktır. Bölgede sandığa gidilmesini engelleyen her pratik Kürtlerin zoraki boykotuna neden olabilir.

Sonuç itibariyle, referanduma gidiş sürecinin nasıl olduğu ve bugünkü mevcut durum ortadadır. Saray eliyle inşa edilen bir milliyetçi cephe karşısındaki tüm odakları terörize göstermekte, her türlü baskıyı yapmaktadır. Tüm bu zorluklara ve karamsar tabloya rağmen unutulmamalıdır ki; %50 +1 oy alamayan anayasa değişiklik teklifi Erdoğan ve AKP için sonu başlangıcı olacaktır. Siyasi tarih, insanlıktan yana olanların nice zaferleriyle doludur. Bir an olsun yılgınlığa düşmeden mücadele etmek mevcut çürümüş düzeni ve tüm bileşenlerini nakavt etmek olacaktır…

 

 

 

 

 

Image

CHP’nin seçmene değil tabana ihtiyacı var

SENDİKA / 13 EKİM 2016

 

CHP’nin seçmene değil tabana ihtiyacı var

chp_genel_manset_1

-Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye siyasetindeki kurucu irade olması ve doğal olarak yaşı gereği hakkında en çok söz söylenen, sayfalarca yazılar yazılan bir siyasi parti konumunda. Bu durum temel olarak iki durumdan kaynaklanmakta: İlk olarak diğer siyasi öznelerin CHP’yi daha fazla tartışılır hale getirerek yıpratma çabası, ikincil olarak ise CHP’den olumlu anlamda politik bir konum bekleyen kesimlerin onun gelişmesi ve sağlıklı ilerleyebilmesi için katkı sunmaya çalışması. Bu yazının politik ve ideolojik bir savaş olarak yürütülen ilk durumla bir ilgisi bulunmamakta. Bu yazıda daha çok CHP’ye olumlu anlamlar atfeden kesimler ile CHP arasındaki ilişki sorgulanacaktır.-

Cumhuriyet Halk Partisi, sosyal demokrasinin evrensel değer ve kurallarını benimseyen, onları yaşama geçirmeyi amaçlayan bir sosyal demokrat partidir. CHP’nin sosyal devleti ve sosyal demokrasiyi öne çıkaran siyasetinin odağında, CHP, sosyal demokrat kimlikli bir parti olarak; çoğulculuk ve katılımcılığı, insan haklarını, özgürlük ve hukuk devleti kurallarına sahip çıkmayı, azınlık haklarına saygıyı, eşitlik ve adalet ilkelerini, dayanışmayı, barış ve hoşgörüyü, emeğin önceliği ve bütünlüğünü, çevrenin ve doğanın korunmasını, yani sosyal demokrasinin çağdaş evrensel değerlerini her koşul ve ortamda sahiplenir, politikalarında rehber olarak değerlendirir. (CHP Parti Programı, Sayfa 24)

Cumhuriyet Halk Partisi gerek parti tüzüğü ve parti programı gerek son seçimlerdeki hazırladığı seçim bildirgeleriyle yıllardır kemikleşen “CHP, sadece eleştirmek için mi var” algısını tam olarak yıkamasa da hayli yıpratmış durumda. CHP’ye oy vermeyen yurttaşlar üzerinde de CHP’nin bir iddiası olduğu ve ülkeyi yönetebileceği tezi çok güçlü olmasa bile eski dönemlere göre daha hakim bir konuma geldiği kabul ediliyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde %24,95 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde %25,31 olan oy oranından daha fazlası CHP’nin ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “karizma oylamalarına” yansımaktaydı. Keza seçim öncesi yapılan anketlerde Kılıçdaroğlu’nun liderlik yüzdesi %35’lere, “CHP’ye oy verebilirim” yüzdesi ise %30’lara dayanmış durumdaydı. Ancak CHP’ye oy veren ya da oy vermeyi düşünen yurttaşların genelinin yukarıda CHP’nin parti programından doğrudan alıntılanan sosyal demokrasi ilkeleri ile ne denli ilişki kurduğu meselesi daha önemli bir noktada durmakta. Yani bu kesim CHP’nin tabanı olarak kabul edilebilir mi edilemez mi tartışması önemini korumaktadır.

Seçimlerin tek kriter haline getirildiği ve demokratik yaşamın diğer unsurlarının iyice yok edildiği ülkelerde siyasi başarının en önemli kriterinin alınan oy oranı olması ve bu noktaya indirgenmesi şaşırılacak bir durum değil. Türkiye siyasi alanının “düşman tehdidiyle” esir alındığı ve oldukça popülist anlayışla ilerletildiği bu dönemde AKP ve Saray rejimine karşı yöneltilen her eleştiri “milli” olmamakla itham ediliyor ve anında illegal bir konuma oturtuluyor. Bu noktada özellikle son aylarda Saray’ın yan kuruluşu gibi çalışan MHP’yi bir muhalefet odağı olarak kabul etmek siyaset bilimine aykırı bir kabul olacaktır. Öte yandan parlamentodaki diğer muhalefet partisi HDP’nin de hem iktidar hem de PKK tarafından etkisiz eleman konumuna getirtildiği düşünüldüğünde parlamenter siyasi alanda beklentilerin odağında sadece CHP kalıyor.

Peki CHP bu tarihi sorumluluk üzerinde iken gücünü büyütmek için karşı paradigmanın etkisindeki İslamcı kesimlere ya da merkez sağın birikimi konumundaki salt AKP karşıtı olan kesimlere mi uzanmalı yoksa kendisinden toplumsal muhalefetin öncüsü olması noktasında beklentisi olan, ya da en azından CHP’nin ideolojik çerçevesine daha yakın kabul edilebilecek kesimlere mi uzanmalı?

AKP, kendi tabanını kendisi oluşturdu

İlk olarak şu tespiti yapmamız gerekiyor: Bugün Türkiye siyaseti rasyonel bir şekilde ilerlemekten çok uzak bir noktada sadece kimlikler ve aidiyetler üzerinden yürümektedir. Eğer siyasi alanda rasyonalite hakim olsaydı ve Türkiye’de işleyen normal bir demokratik yapı olsaydı AKP iktidarının bugüne kadar devam etmesi mümkün olamazdı. AKP’nin oluşturduğu seçmen kitlesi “normal” bir seçmen kitlesi değildir. AKP’ye oy veren kitle artık öyle bir konumdadır ki, iktidarın sadece doğrularını değil, yanlışlarını, hatta en büyük rezilliklerini bile savunur durumdadır. AKP öncesindeki Türkiye’de merkez sağ partilerin hikayelerini incelediğimizde bu durum daha iyi anlaşılmakta. Daha önceki merkez sağ partileri destekleyen seçmen kitlesi AKP iktidarında yaşanan kırılmaların daha küçükleri yaşandığında dahi desteğini çekme refleksi gösterebiliyordu (Merkez sağ seçmendeki destek çekme refleksinin siyasi bir tavırdan öte genellikle çıkar çatışması yada başarısızlıklar üzerinden olduğu da unutulmamalıdır). Bugün ise ne yaşanırsa yaşansın AKP’ye karşı koşulsuz bir şekilde devam eden bir kitlesel destek olduğu görülüyor. Zaten AKP ideologlarının yıllardır oluşturmaya çalıştıkları durum tam olarak da buydu. Yani kendi partisinin yanlışlarını, başarısızlıklarını görmeyen, görse dahi buna sesini çıkartmadan partisini savunmaya devam eden bir seçmen kitlesi. Yani AKP’yi destekleyenlerin sadece bir seçmen olma durumundan öte bir militan, hatta Erdoğancı bir militan konumuna getirildiği kabul edilebilir. AKP’nin bu durumu yaratabilmek için ise Sünni-Türk-Muhafazakar kesim üzerindeki yapay ezilmişlik duygusunu büyüttüğü ve oradan mağduriyet hikayeleri yaratarak bu kesimi etkisi altına aldığı görülüyor. AKP, kendisini bu kesime sadece bir destekleme ilişkisi olarak değil çok daha fazlası olarak kabul ettirdi ve ettirmeye devam ediyor.

Türkiye siyaseti, iki ana paradigmanın savaşının hakim olduğu bir alandır. En kaba ifadeyle; evrensellikten ve beşeri adalet ilkelerinden yola çıkan çağdaş ve aydınlanmacı, cumhuriyeti kuran iradenin paradigması ile kaynağını geçmişten alan, kendisini yeniliklere kapatmış gerici iradenin paradigması. Peki karşıda böylesine bütünleşik bir ilişki durumu varken CHP’nin yapması gereken nedir? CHP, kendisine oy vermesi pek mümkün olmayan bu gerici paradigmaya oy alabilmek için dahi göz kırpmamalıdır. Çünkü bu karanlıkta göz kırpmaktan başka bir şey değildir ve karanlıkta göz kırpmanın kimseye bir faydası bulunmamaktadır.

CHP, kendi parti değerlerini tam olarak benimsememiş kesimlerin oyunu alma “başarısını” gösterse dahi bunun uzun vadeli bir kazanım olmayacağı gayet açıktır. Alınan oylar yada diyelim ki böyle bir yöntemle kazanılacak bir seçim kültürel olarak iktidar olmak anlamına gelmeyecektir. CHP’nin önceliği seçmen kazanmak değil kendi paradigmasına yakın bir şekilde kendisine ait bir parti tabanı oluşturmak olmalıdır.

CHP, Siyasal İslam’ın etkisi altındaki kesimleri kazanmayı şimdilik ikinci planda tutmalı ve ilk olarak kendi çeperinde mücadele edebilecek tabanını oluşturmalı, ideolojik olarak burayı güçlendirmelidir. Tüm varlığını cumhuriyet ideolojisi ve CHP düşmanlığı üzerinden kuran gerici odaklardan mevcut şartlarda oy alabilmeyi beklemek, maalesef gereksiz bir iyimserlikten başka bir şey olamamaktadır ve yapılan her hamlenin çok hayati olduğu şu süreçte yapılması gerekenleri ertelemektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu sadece Alevi olduğu için meydanlarda yuhalayan, gündelik hayatta nefretle küfreden kesime rasyonel bir ilişki kurmayı ümit ederek yaklaşmak ve bu bağlamda siyasi propaganda yapmak hiçbir şey ifade etmemektedir. Kaldı ki bunun hiçbir şey ifade etmediği defalarca acı bir şekilde deneyimlenmiştir.

CHP, 2015 yılında yaşanan iki seçimde bir bakıma yapmayı denediği gibi siyasi gündemi sınıf çelişkisi ve yoksulluk gündemine getirmelidir. Kimlikler ve aidiyetler üzerinden AKP’yle özdeşleşmiş seçmen kitlesini bu gündemle AKP’ye karşı sorgulayıcı bir hal aldırmanın imkanlarını büyütmek için mücadele etmek ilk aşamada büyük bir kazanım olacaktır.

Merkez sağ seçmen CHP’nin tabanı değildir

Aynı zamanda bugün “seküler bir merkez sağ parti” olmadığı için CHP’ye oy veren kesimlerin de esasen CHP’nin kendi tabanının parçası olmadığı ve eskiden oy verdikleri formda bir partinin kurulması durumunda yeniden oraya yönelecekleri unutulmamalıdır. Yaşam tarzı olarak AKP’nin dayattığı tarza karşı olan, ancak evrensel sol değerleri benimsemeyen hatta insan hakları konusunda da pek fazla özgürlükçü olmayan bu kesimi “kemikleşmiş oy” olarak görmek uzun vadede sağlıklı olmayan bir tespittir.

Sonuç itibariyle, en genel haliyle ele alındığında dahi siyasal İslamcı kesimlerin ve bugün CHP’yle ilişkisi sadece mecburiyetten oy vermek olan merkez sağ kesimlerin CHP’ye, sosyal demokrasiye ve Türkiye soluna bir katkısı yoktur, olmayacaktır. CHP, oy kazanabilme umuduyla bu kesimlere yönelmekten uzak durmalı ve beraber yürüyeceği, Türkiye’de demokrasiyi beraber inşa edeceği demokrasi güçleriyle, toplumsal muhalefet odaklarıyla beraberliğini daha da güçlendirmelidir. Aksi halde CHP’nin ne kendisini gerçek anlamıyla büyütmesi ne de toplumsal muhalefete destek vermesi mümkün olmayacaktır. Bu durumdan daha tehlikelisi ise CHP’ye olumlu anlamlar atfeden kesimlerin CHP’ye karşı yaşadığı duygusal kopuş sürecinin hızlanması olacaktır. Bugün CHP’nin üzerinde tarihi bir sorumluluk olduğundan bahsettik; bir zamanların AKP destekçisi olan liberal solcular dahi bugün “CHP olmasa nefes alınamayacak” tezine gelmiş durumdalar, keza toplumsal muhalefet odakları da özellikle CHP içerisindeki sol damar ve CHP gençliği üzerinden geçmişte hiç olmadığı kadar CHP etrafına yaklaşmış bir konumdalar. Bu yakınlaşmayı sarsacak (10 Ekim anmasının olduğu gün İslam paneline katılmak gibi) anlaşılmaz tavırlar yapılmadıkça CHP kendisine taban oluşturmak konusunda zorlanmayacaktır. CHP, yazının başında parti programından alıntılan haliyle uyumlu, tutarlı bir şekilde mücadelesini ve muhalefetini büyüttükçe kendisini, tabanını ve Türkiye solunu da büyütecektir…