Image

Belediyeler ile İktidar Yolculuğu ve CHP’nin Sorumluluğu

YENİ ARAYIŞ / 8 ARALIK 2016

 

3 Kasım 2002’den bugüne gelen 14 yılı aşkın AKP iktidarını anlamlandırmaya çalıştığımızda aslında AKP hareketinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın “yerelde ve genelde hizmet bizim işimiz” algısını güçlendirmesi üzerinden önce yerelde ve nihayetinde geneldeki iktidarını inşa ettiği görülmektedir. Elbette ki bu durum tek başına AKP’nin iktidarını açıklamakta yetersizdir ancak AKP’nin toplumsal rıza ve ikna süreçlerinde en önemli sacayaklarından birisini RP döneminden itibaren kazandığı belediyeler aracılığıyla hizmet belediyeciliği algısını güçlü tutması ve bunun üzerinden siyaset kurgusunu iyi yapması oluşturmaktadır.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmadan önce RP İstanbul İl Başkanlığı görevini yürüten ve sadece kendi cenahında güçlü bir konumda olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini Türkiye kamuoyuna tanıtma imkânını bulması 1994 Yerel seçimlerinde %25,2 oyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilmesiyle başlar.

Bu seçim sürecinde gerek Erdoğan’ın anlattıkları gerek çalışmanın içerisindekilerin yansıttıkları gerekse dışarıdan gözlemler göstermektedir ki; kampanya döneminde kent hayatının olduğu tüm noktalara temas edilmiş ve kentte biriken sorunların mağdurlarına dokunulmuştur. Yine Erdoğan, 1989 Yerel seçimlerinde Beyoğlu Belediye Başkan adaylığında şu cümlelerle siyasal iletişim stratejisini açıklamıştır: “İlk yenilik, bizim partimizde kadınların ilk defa Beyoğlu seçimlerinde aktif siyasetin içinde yer almalarıydı. O çok anlamlıydı ve bizimle beraber çok ciddi bir çalışma yaptılar. Beyoğlu’nun İstiklal Caddesi’ndeki tüm meyhanelerine varıncaya kadar girdik, dolaştık.”

Bu yazının amacı Erdoğan’ın siyasi yolculuğunu özetlemek değildir. Yukarıdaki hatırlatmaların amacı odaklanılması gereken noktanın elde tutulan belediyeler aracılığıyla kentteki hayata dokunulması gerektiğini vurgulamaktır. Belediyeler eliyle kentlerin tüm damarlarına sirayet etmek mümkün olacaktır. Şu bilinmektedir ki genel siyasi söylemler, ideolojik tartışmalar her eve girmez ancak belediyelerin hizmetleri her eve girmektedir. Burada kastedilen toplumun apolitik olarak ele alınması değil verili durumun realitesidir.

Belediyeler Üzerinden Toplumda Var Olmak

Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde oluşturduğu “danışmanlar kadrosu” ile kentin birikmiş tüm sorunlarını çözme iddiasında bulunmuş ve sosyal yardım belediyeciliğini başlatarak net popülist bir anlayışla orta ve alt kentli sınıfı hizmetlerinden memnun bir noktaya getirmeye çalışmıştır. Sorunları kökten çözmek yerine sadece görüntü olarak kısa vadeli olarak çözmek, teknolojinin getirdiği imkânlarla görünür hizmetlerin artmasının avantajını kullanmak Erdoğan’ın başarılı bir belediye başkanı olarak kabul edilmesinin etmenleridir.

Bu süreci ve üzerine kurgulanan siyasi pratiği kavrayabilmek için o yıllarda Fazilet Partisinin Kongresinde konuşan Yenilikçilerin adayı Abdullah Gül’ün konuşmasına da bakılabilir. Abdullah Gül FP’li belediye başkanlarına atfen: “Niçin partimizi, sizin belediyelerinizi yönettiğiniz gibi yönetmeyelim.” cümlesini kurar. Gelenekçilere karşı yeniliği kurgulayan bu anlayışın aslında sadece partiyi değil daha sonra kuracakları yeni partileri AKP aracığıyla ülkeyi de aynı model yönetim üzerinden yönetme eğiliminde olduğu görülmektedir. Zaten Erdoğan’ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine en yakın isimlerin İBB Başkanlığı döneminden itibaren beraber yürüdüğü isimler olması da tesadüfi değildir.
Erdoğan’ın İBB deneyiminin de büyük etkisiyle AKP’nin belediyeleri kullanarak kentlerin tüm damarlarına ulaştığı özellikle sosyal yardımlar aracılığıyla toplumsal rızasını pekiştirdiği herkesin ortak kabulüdür.

Ancak mesele mevcut durumu kabullenmekten daha fazlasını yapmaktır, Türkiye’deki tüm belediyeler AKP’li olmadığına göre belediyeleri kullanmak AKP’nin siyasi tekelinde değildir. CHP de elinde bulundurduğu yaklaşık 175 belediye ile kendine siyasi olarak yakın olsun ya da olmasın toplumun tüm kesimlerine “hizmet götürme” fırsatını elinde tutmaktadır.

CHP, Belediyeleriyle İktidar Olabilir

İstanbul’da 39 ilçeden 14 ilçenin belediye başkanlığı CHP’dedir. Ayrıca bu ilçelere bakıldığında kent merkezi olarak kabul edilen noktaların neredeyse tamamının CHP’li belediyelerin sınırları içerisinde olduğu görülecektir. Yani kentlilerin gün içerisinde içinde olduğu, etkileşim kurduğu alanlar çoğunlukla bu ilçelerdedir.

Büyükşehirler arasında Belediye Başkanlığı konusunda nicel olarak en güçsüz kent Ankara olarak gözükmekte. CHP’nin Ankara’da sadece iki ilçe belediyesi var: Çankaya Belediyesi ve Yenimahalle Belediyesi. Ancak durumun hakikati öyle değildir, herkes bilmektedir ki Çankaya Ankara’nın yarısı hatta belki de daha fazlası demektir. Yine İstanbul örneğinde olduğu gibi kent merkezi denilecek tüm noktalar Çankaya sınırları içerisindedir. Yani kentlilere temas etme imkânı özellikle Çankaya’da çok kuvvetlidir. Yine Yenimahalle’de de durum benzer şekildedir.

İzmir’de CHP’nin elinde büyükşehir belediyesi ve 22 ilçe belediyesi bulunmakta Burada da yine aynı şekilde kentlilerin gündelik hayatlarını sürdükleri mekanlar büyük çoğunlukla CHP’li belediyelerin sınırları içerisinde yer alıyor. Bahsedilen imkânlar belki de en çok İzmir için geçerli gözükmekte.

Antalya, Mersin, Adana, Bursa, Eskişehir, Çanakkale, Hatay, Aydın ve sayıları daha da fazla olan kentlerde de yine merkez ilçelerde CHP’ye ait olan belediyeler bulunmakta. Türkiye geneli olarak düşünüldüğünde hem nüfus hem de ekonomik olarak CHP’li belediyelerin tuttuğu alanın hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğu görülüyor. Asıl mesele parti programını ve siyasetini belediye hizmetlerine şırınga ederek hem topluma CHP’yi göstermek hem de “Belediyecilik sosyal demokratların işidir” dedirtmek.

“Bu CHP Belediyesinin Hizmetidir” Algısı

Sadece hizmet belediyeciliği ya da sadece sosyal yardım yapaylığında belediyecilik sosyal demokrat belediyecilik anlayışını yansıtmamaktadır. Genel politikanın toplumcu belediyecilik formunda şekillenmesi ve tüm politikaların bu çerçevede kurgulanması bir gerekliliktir.
Çöp toplamak, kaldırım yapmak, altyapı hizmetleri vermek vb. hizmetler klasik anlamda belediyelerin zaten kamu görevidir. Salt bu hizmetleri vererek topluma dokunmak ve onu siyasi olarak etkilemek mümkün değildir. Bu hizmetlerden farklı olarak insanların düşünce dünyasına etki edebilmek, gündelik hayatlarında var olabilmek hayati bir noktadır.

Bu noktada belediyelerin toplum merkezleri, eğitim kuruluşları, kreşler ve kütüphaneler gibi kamusal alanları en etkin biçimde kullanması ve bir hedef doğrultusunda işletmesi gerekmektedir. Yurttaşlarla ilişkilerin en yoğun olduğu noktaları belediye içindeki sürgün yeri olarak kullanmak yapılacak en büyük hatalardan birisidir. Tam aksine, yurttaşlarla etkileşim kuracak belediye personelinin sorumluluğunun farkında nitelikli kişilerden seçilmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; bir yurttaşın belediye ile kurduğu olumlu etkileşim ve ondan aldığı hizmetten memnun olmasından önce belediye başkanı ve belediye daha geniş kapsamda ise parti kazanacaktır.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi ve Yılmaz Büyükerşen belki de bu konuda en öne çıkan örnektir. Yine son zamanlarda Alper Taşdelen başkanlığında Çankaya Belediyesinin de hem klasik belediyecilik hizmetleri hem de yurttaşlarla etkileşim bakımından çalışmaları göründüğü kadarıyla bu doğrultudadır. Çankaya’da yapılan kültür merkezleri, öğrenci yurtları ve kent hayatı ile kurulan etkileşimin olumlu geri dönüşü Çankaya Belediyesi kadar CHP açısından da büyük kazanımlar getirecektir. Hiç kuşkusuz örnekleri saymakla bitmeyecek bütün CHP’li belediyeler bu farkındalıkla çalışmakta daha doğrusu çalışmak durumundadır. Belediyelerin kazandığı her olumlu puan partinin de hanesine yazılmaktadır, bu unutulmamalıdır.

Bu bağlamda, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun her belediye başkanından özellikle yoksul mahallelerde mutlaka kreş yapılmasını istemesi önemli bir noktadır ve incelenmesi gerekmektedir. AKP döneminde eve hapsedilen, sadece çocuklarına bakması beklenen kadınların evlerinin yakınlarında çocuklarını bırakabilecekleri kreşlerin olması aynı zamanda bu kadınların da kendilerine ait bir gündelik pratik kurma imkânını doğuracaktır. AKP’nin genel tüm politikalarının kadını iş hayatından, toplumsal hayattan dışlamak üzerine olduğu mevcut koşullarda kadınların üzerinden bu kuşatmayı aşmak için CHP’li belediyelerin üzerinde büyük bir sorumluluk bulunmakta. Bunun tek yolu sadece kreş değil elbette, kadın=anne=ev hanımı denklemini kırmak için CHP’li belediyeler kadınlara iş fırsatı sunacak projeler geliştirmeli, diğer insanlarla etkileşim kuracakları ve eve kapanmayacakları alanlar yaratmalıdır.

İktidarın genel politikalarına alternatif yaratabilecek belediye hizmetlerinin genel anlamda taban örgütlemesini kurabilmek için ne kadar önemli olduğu gayet açıktır. Yerelden başlayarak yurttaşlarla temas edecek bir yürüyüşün başarıya ulaşma ihtimali sanıldığından çok daha fazladır.

Image

CHP’nin seçmene değil tabana ihtiyacı var

SENDİKA / 13 EKİM 2016

 

CHP’nin seçmene değil tabana ihtiyacı var

chp_genel_manset_1

-Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye siyasetindeki kurucu irade olması ve doğal olarak yaşı gereği hakkında en çok söz söylenen, sayfalarca yazılar yazılan bir siyasi parti konumunda. Bu durum temel olarak iki durumdan kaynaklanmakta: İlk olarak diğer siyasi öznelerin CHP’yi daha fazla tartışılır hale getirerek yıpratma çabası, ikincil olarak ise CHP’den olumlu anlamda politik bir konum bekleyen kesimlerin onun gelişmesi ve sağlıklı ilerleyebilmesi için katkı sunmaya çalışması. Bu yazının politik ve ideolojik bir savaş olarak yürütülen ilk durumla bir ilgisi bulunmamakta. Bu yazıda daha çok CHP’ye olumlu anlamlar atfeden kesimler ile CHP arasındaki ilişki sorgulanacaktır.-

Cumhuriyet Halk Partisi, sosyal demokrasinin evrensel değer ve kurallarını benimseyen, onları yaşama geçirmeyi amaçlayan bir sosyal demokrat partidir. CHP’nin sosyal devleti ve sosyal demokrasiyi öne çıkaran siyasetinin odağında, CHP, sosyal demokrat kimlikli bir parti olarak; çoğulculuk ve katılımcılığı, insan haklarını, özgürlük ve hukuk devleti kurallarına sahip çıkmayı, azınlık haklarına saygıyı, eşitlik ve adalet ilkelerini, dayanışmayı, barış ve hoşgörüyü, emeğin önceliği ve bütünlüğünü, çevrenin ve doğanın korunmasını, yani sosyal demokrasinin çağdaş evrensel değerlerini her koşul ve ortamda sahiplenir, politikalarında rehber olarak değerlendirir. (CHP Parti Programı, Sayfa 24)

Cumhuriyet Halk Partisi gerek parti tüzüğü ve parti programı gerek son seçimlerdeki hazırladığı seçim bildirgeleriyle yıllardır kemikleşen “CHP, sadece eleştirmek için mi var” algısını tam olarak yıkamasa da hayli yıpratmış durumda. CHP’ye oy vermeyen yurttaşlar üzerinde de CHP’nin bir iddiası olduğu ve ülkeyi yönetebileceği tezi çok güçlü olmasa bile eski dönemlere göre daha hakim bir konuma geldiği kabul ediliyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde %24,95 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde %25,31 olan oy oranından daha fazlası CHP’nin ve Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun “karizma oylamalarına” yansımaktaydı. Keza seçim öncesi yapılan anketlerde Kılıçdaroğlu’nun liderlik yüzdesi %35’lere, “CHP’ye oy verebilirim” yüzdesi ise %30’lara dayanmış durumdaydı. Ancak CHP’ye oy veren ya da oy vermeyi düşünen yurttaşların genelinin yukarıda CHP’nin parti programından doğrudan alıntılanan sosyal demokrasi ilkeleri ile ne denli ilişki kurduğu meselesi daha önemli bir noktada durmakta. Yani bu kesim CHP’nin tabanı olarak kabul edilebilir mi edilemez mi tartışması önemini korumaktadır.

Seçimlerin tek kriter haline getirildiği ve demokratik yaşamın diğer unsurlarının iyice yok edildiği ülkelerde siyasi başarının en önemli kriterinin alınan oy oranı olması ve bu noktaya indirgenmesi şaşırılacak bir durum değil. Türkiye siyasi alanının “düşman tehdidiyle” esir alındığı ve oldukça popülist anlayışla ilerletildiği bu dönemde AKP ve Saray rejimine karşı yöneltilen her eleştiri “milli” olmamakla itham ediliyor ve anında illegal bir konuma oturtuluyor. Bu noktada özellikle son aylarda Saray’ın yan kuruluşu gibi çalışan MHP’yi bir muhalefet odağı olarak kabul etmek siyaset bilimine aykırı bir kabul olacaktır. Öte yandan parlamentodaki diğer muhalefet partisi HDP’nin de hem iktidar hem de PKK tarafından etkisiz eleman konumuna getirtildiği düşünüldüğünde parlamenter siyasi alanda beklentilerin odağında sadece CHP kalıyor.

Peki CHP bu tarihi sorumluluk üzerinde iken gücünü büyütmek için karşı paradigmanın etkisindeki İslamcı kesimlere ya da merkez sağın birikimi konumundaki salt AKP karşıtı olan kesimlere mi uzanmalı yoksa kendisinden toplumsal muhalefetin öncüsü olması noktasında beklentisi olan, ya da en azından CHP’nin ideolojik çerçevesine daha yakın kabul edilebilecek kesimlere mi uzanmalı?

AKP, kendi tabanını kendisi oluşturdu

İlk olarak şu tespiti yapmamız gerekiyor: Bugün Türkiye siyaseti rasyonel bir şekilde ilerlemekten çok uzak bir noktada sadece kimlikler ve aidiyetler üzerinden yürümektedir. Eğer siyasi alanda rasyonalite hakim olsaydı ve Türkiye’de işleyen normal bir demokratik yapı olsaydı AKP iktidarının bugüne kadar devam etmesi mümkün olamazdı. AKP’nin oluşturduğu seçmen kitlesi “normal” bir seçmen kitlesi değildir. AKP’ye oy veren kitle artık öyle bir konumdadır ki, iktidarın sadece doğrularını değil, yanlışlarını, hatta en büyük rezilliklerini bile savunur durumdadır. AKP öncesindeki Türkiye’de merkez sağ partilerin hikayelerini incelediğimizde bu durum daha iyi anlaşılmakta. Daha önceki merkez sağ partileri destekleyen seçmen kitlesi AKP iktidarında yaşanan kırılmaların daha küçükleri yaşandığında dahi desteğini çekme refleksi gösterebiliyordu (Merkez sağ seçmendeki destek çekme refleksinin siyasi bir tavırdan öte genellikle çıkar çatışması yada başarısızlıklar üzerinden olduğu da unutulmamalıdır). Bugün ise ne yaşanırsa yaşansın AKP’ye karşı koşulsuz bir şekilde devam eden bir kitlesel destek olduğu görülüyor. Zaten AKP ideologlarının yıllardır oluşturmaya çalıştıkları durum tam olarak da buydu. Yani kendi partisinin yanlışlarını, başarısızlıklarını görmeyen, görse dahi buna sesini çıkartmadan partisini savunmaya devam eden bir seçmen kitlesi. Yani AKP’yi destekleyenlerin sadece bir seçmen olma durumundan öte bir militan, hatta Erdoğancı bir militan konumuna getirildiği kabul edilebilir. AKP’nin bu durumu yaratabilmek için ise Sünni-Türk-Muhafazakar kesim üzerindeki yapay ezilmişlik duygusunu büyüttüğü ve oradan mağduriyet hikayeleri yaratarak bu kesimi etkisi altına aldığı görülüyor. AKP, kendisini bu kesime sadece bir destekleme ilişkisi olarak değil çok daha fazlası olarak kabul ettirdi ve ettirmeye devam ediyor.

Türkiye siyaseti, iki ana paradigmanın savaşının hakim olduğu bir alandır. En kaba ifadeyle; evrensellikten ve beşeri adalet ilkelerinden yola çıkan çağdaş ve aydınlanmacı, cumhuriyeti kuran iradenin paradigması ile kaynağını geçmişten alan, kendisini yeniliklere kapatmış gerici iradenin paradigması. Peki karşıda böylesine bütünleşik bir ilişki durumu varken CHP’nin yapması gereken nedir? CHP, kendisine oy vermesi pek mümkün olmayan bu gerici paradigmaya oy alabilmek için dahi göz kırpmamalıdır. Çünkü bu karanlıkta göz kırpmaktan başka bir şey değildir ve karanlıkta göz kırpmanın kimseye bir faydası bulunmamaktadır.

CHP, kendi parti değerlerini tam olarak benimsememiş kesimlerin oyunu alma “başarısını” gösterse dahi bunun uzun vadeli bir kazanım olmayacağı gayet açıktır. Alınan oylar yada diyelim ki böyle bir yöntemle kazanılacak bir seçim kültürel olarak iktidar olmak anlamına gelmeyecektir. CHP’nin önceliği seçmen kazanmak değil kendi paradigmasına yakın bir şekilde kendisine ait bir parti tabanı oluşturmak olmalıdır.

CHP, Siyasal İslam’ın etkisi altındaki kesimleri kazanmayı şimdilik ikinci planda tutmalı ve ilk olarak kendi çeperinde mücadele edebilecek tabanını oluşturmalı, ideolojik olarak burayı güçlendirmelidir. Tüm varlığını cumhuriyet ideolojisi ve CHP düşmanlığı üzerinden kuran gerici odaklardan mevcut şartlarda oy alabilmeyi beklemek, maalesef gereksiz bir iyimserlikten başka bir şey olamamaktadır ve yapılan her hamlenin çok hayati olduğu şu süreçte yapılması gerekenleri ertelemektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu sadece Alevi olduğu için meydanlarda yuhalayan, gündelik hayatta nefretle küfreden kesime rasyonel bir ilişki kurmayı ümit ederek yaklaşmak ve bu bağlamda siyasi propaganda yapmak hiçbir şey ifade etmemektedir. Kaldı ki bunun hiçbir şey ifade etmediği defalarca acı bir şekilde deneyimlenmiştir.

CHP, 2015 yılında yaşanan iki seçimde bir bakıma yapmayı denediği gibi siyasi gündemi sınıf çelişkisi ve yoksulluk gündemine getirmelidir. Kimlikler ve aidiyetler üzerinden AKP’yle özdeşleşmiş seçmen kitlesini bu gündemle AKP’ye karşı sorgulayıcı bir hal aldırmanın imkanlarını büyütmek için mücadele etmek ilk aşamada büyük bir kazanım olacaktır.

Merkez sağ seçmen CHP’nin tabanı değildir

Aynı zamanda bugün “seküler bir merkez sağ parti” olmadığı için CHP’ye oy veren kesimlerin de esasen CHP’nin kendi tabanının parçası olmadığı ve eskiden oy verdikleri formda bir partinin kurulması durumunda yeniden oraya yönelecekleri unutulmamalıdır. Yaşam tarzı olarak AKP’nin dayattığı tarza karşı olan, ancak evrensel sol değerleri benimsemeyen hatta insan hakları konusunda da pek fazla özgürlükçü olmayan bu kesimi “kemikleşmiş oy” olarak görmek uzun vadede sağlıklı olmayan bir tespittir.

Sonuç itibariyle, en genel haliyle ele alındığında dahi siyasal İslamcı kesimlerin ve bugün CHP’yle ilişkisi sadece mecburiyetten oy vermek olan merkez sağ kesimlerin CHP’ye, sosyal demokrasiye ve Türkiye soluna bir katkısı yoktur, olmayacaktır. CHP, oy kazanabilme umuduyla bu kesimlere yönelmekten uzak durmalı ve beraber yürüyeceği, Türkiye’de demokrasiyi beraber inşa edeceği demokrasi güçleriyle, toplumsal muhalefet odaklarıyla beraberliğini daha da güçlendirmelidir. Aksi halde CHP’nin ne kendisini gerçek anlamıyla büyütmesi ne de toplumsal muhalefete destek vermesi mümkün olmayacaktır. Bu durumdan daha tehlikelisi ise CHP’ye olumlu anlamlar atfeden kesimlerin CHP’ye karşı yaşadığı duygusal kopuş sürecinin hızlanması olacaktır. Bugün CHP’nin üzerinde tarihi bir sorumluluk olduğundan bahsettik; bir zamanların AKP destekçisi olan liberal solcular dahi bugün “CHP olmasa nefes alınamayacak” tezine gelmiş durumdalar, keza toplumsal muhalefet odakları da özellikle CHP içerisindeki sol damar ve CHP gençliği üzerinden geçmişte hiç olmadığı kadar CHP etrafına yaklaşmış bir konumdalar. Bu yakınlaşmayı sarsacak (10 Ekim anmasının olduğu gün İslam paneline katılmak gibi) anlaşılmaz tavırlar yapılmadıkça CHP kendisine taban oluşturmak konusunda zorlanmayacaktır. CHP, yazının başında parti programından alıntılan haliyle uyumlu, tutarlı bir şekilde mücadelesini ve muhalefetini büyüttükçe kendisini, tabanını ve Türkiye solunu da büyütecektir…